Bölüm 4: İki Silahşorlar

52 5 2
                                    

Umarım WP kelimelerimi yutmuyordur.

"Memoli Nişantaşı'na gelsene."

Mehmet Ali, aldığı bu mesaja neden gülümseyerek tepki verdiğini bilmiyordu. Belki de, aynı gün içinde Emre tarafından ikinci defa Memoli diye çağrıldığı içindi. "Tam olarak neresine Nişantaşı'nın?" diye bir mesaj atmaya koyuldu.

"Sanki bilmiyorsun benim her zaman takıldığım yerleri ya..."

Mehmet Ali biliyordu. Nişantaşı'nı çok iyi biliyordu, ama hani derler ya... bir gönül bağı kurmamıştı orayla çünkü kendisi Dolapdereliydi. Ve Dolapdere ile Nişantaşı arasında ço...k mesafe vardı...

Henüz hastaneyi terk etmemiş olduğu için arabasıyla her zaman revan olduğu güzergaha yönelmedi. Nişantaşı'na sürerken, o gün hastanede hiç ilginç bir vaka olmadığını fark ediyordu. Sanki Zeynep'in yokluğu vakasızlık hâkim kılmıştı Valide Atik'te...

Ama bundan daha garip olan bir şey varsa, o da bunu aklına ilk getirenin Mehmet Ali olmasıydı. Emre, bütün gün Zeynep'i sayıklayıp durmuştu. Peki ya Ateş hoca? Onun neyi vardı da, bütün öğleden sonra poliklinikten şikâyet eden her zamanki Ateş hoca gibi davranmamıştı...?

Bu geç kaldığı için olamazdı, Mehmet Ali, hocasını tanıyordu. Ve artık, onun bu bilinmezliğine de kızamadığını fark etti. Bu hastaneye geleli beri ilk kez buraya ait hissediyordu, işte bahsini ettiği gönül bağı da buydu...

Hastaneyi ve içindeki ahaliyi düşünmek, Mehmet Ali'ye Nişantaşı'na giden yoldaki trafiği unutturdu.

Emre'yi, Nişantaşı'nda en sevdiği kafenin bahçesinde, gözleri kahve bardağına dalmış vaziyette buldu. Her zaman özenle arkaya yatırdığı saçları karışmış, alnına düşmekteydi şimdi...

"Bırak saçların her zaman böyle kalsınlar," diye gülümsedi Mehmet Ali.

"Hoş geldin Memoli, kusura bakma senden önce aldım kahveyi..."

"Ne kusuru Emrecim ya, ben de kahvemi sipariş edip geliyorum."

Mehmet Ali'nin girmesiyle çıkması bir oldu. Kafe çok tenhaydı, malum korona günleriydi... Kendine sade bir kahve söylemişti, en büyük bardakta. Emre'yle konuşacakları konu koyuya benziyordu, uzun sürecekti...

Zeynep pozitif çıkmıştı. Bunu tahmin etmek değildi, Doktor Mehmet Ali Çağlar için. Ama Emre neden iş çıkışından akşama kadarki vakitte bu kadar per-perişan olmuştu? Zeynep'le bir daha cinsel ilişki yaşayamayacağı için mi? Emre'nin önündeki bardağın yarısı buz gibi olmuştu, ama Emre konuya bir türlü girmiyordu.

"Zeynep giderse..." dedi Mehmet Ali. "Olay Yeri İnceleme olarak iki kişi kalacağız. Çok can sıkıcı doğrusu..."

"Zeynep'in gitme nedeni pozitif çıkması..." diye itiraf etti Emre.

"Neden kızın özelini bana anlatıyorsun?"

"Bir tek seninle paylaşabilirim Memoli, çünkü senden sır çıkmayacağını biliyorum..."

Emre, kendi dalgın bakışlarını Memoli'ye bulaştırmıştı. "Bizim meslekte..." dedi sonunda. "Belki de herkes uzmanlık alanının örneğine dönüşüyor işin sonunda. Zeynep, bağışıklık sistemini çökertici bir hastalıktan mustarip, sen yoğun bakımcımızsın, kendinden çok diğerlerini düşünmekten kendini kaybedecek duruma geldin, fakat ben henüz... sizlerin beyni hakkında bir yorum yapamıyorum Emre. Zeynep'e nasıl destek olacağımı bilemiyorum, sana moral aşılayan cümleler bulamıyorum, sanırım bunu benden evvel öğrenmene sevindim..."

"Benimle ilgili yargında kısmen haklısın."

"Neymiş haksız olduğum kısım?"

"Kendimden çok diğerlerini düşünmek konusunda... o diğerleri içinde ben de varım. Daha doğrusu, var-dım..."

Mehmet Ali, meslektaşının bu felsefi cümleleri karşısında bocaladı. "Emre," dedi. "İçtiğin kahveye alkol karıştırmış olmasınlar?"

"Ben ne dediğimin farkındayım. Şimdi iyi dinle Memoli. Zeynep'te benden bir parça vardı bir zamanlar... tamam, tam olarak canlı değildi, ama benim bir parçamdı, neticede..."

"Yani... Zeynep...?"

"Evet."

"Çok üzüldün tabi..." diye, olabilecek en saçma cümleyi kurdu Mehmet Ali. Kendi kendisinin yargısını haklı çıkardı. İnsanların beyinleri üzerinde uzmanlaşmıştı ama bir beynin somut nedenlerle yol açtığı soyut bir sonuç olan duyguları anlamıyordu, empati kurmaktan yoksunlaşmıştı son zamanlarda, Ateş Hekimoğlu'nun üvey evladı gibiydi...

"Bir an düşündüm... bir çocuğum olsa nasıl bir şey olurdu, diye..."

"Sevdiğin kadından olması da ayrı bir sevinç sebebi..."

"Eskiden sevdiğim kadın..."

Mehmet Ali, aklına bir espri gelerek, dudaklarını ısırdı gülmemek için. Hep uygunsuz zamanlarda geliyordu böyle içinden gülme isteği. Sanki beyin yiyen amibin ilk evrelerinden geçiyordu. Bu tatsız bir benzetmeydi, Mehmet Ali ana döndü...

"Zeynep'ten vaz mı geçiyorsun? Buna sebep artık ondan soğumuş olman mı, virüs nedeniyle...?"

"Yine kısmen haklısın... soğumam konusunda yani."

Mehmet Ali de zaten, Emre'nin âşık duygularına saygı duyuyordu. Anlayamıyordu, ama saygısı muazzamdı. Emre'nin, bir virüs yüzünden kadınından soğumayacağını bilerek konuşmuştu az önce. Ama sormaya cesaret edebilmişti, çünkü Emre'nin kendisini yanlış anlamayacağını biliyordu. Çünkü Emre'nin, kendisinden başka kimseye güvenemeyeceğini bildiğini biliyordu...

Emre, bu hastanede belki de en iyi anlaştığı insandı. Mehmet Ali Valide Atik'e geldiğinde, Emre'ye rakip gösterilmişti. Sanki ikisi arasında negatif bir ilişki başlayacak gibi anlaşılmıştı, ama iki genç doktor bunun tersini kanıtladı. Birlikte iddialara girdiler, tantunilerde buluştular, onlar iki düşman olmak yerine, medeniyet yolunu tercih ettiler, birbirlerine zıtlıklarına rağmen aralarından su sızmayan Ateş ve Orhan'ın daha genç versiyonuna dönüştüler...

"Senin adının sana neden yakıştığını anladım biliyor musun."

"Bu da nereden çıktı?"

"Yunus Emre gibi yani... onun şiirlerindeki ilahi aşkın bir akrabası seninki de. Bunca zaman vazgeçemedin. Ateş hocaya rağmen, Kerem'e rağmen, Zeynep'ten umudunu hiç kesmedin... ama neden şimdi? Neden soğudun Emre?"

"Bana ahlaksız bir teklifte bulundu."

Mehmet Ali'nin kaşları havaya kalktı. Bunun söyleniş biçimi, akılda bin bir ihtimali doğuruyordu. Ama Mehmet Ali'nin tahmin seçenekleri sınırlanmıştı. Sabırla Emre'nin konuşmasını bekledi.

"Bana, Bir gün limitime dayanırsam, bana ötanazi yapar mısın, dedi..."

Mehmet Ali de Emre'yle aynı fikirdeydi. Hastayı ölüme terk etmek ancak bir koşulda mümkündü: beyin ölümü gerçekleşirse. Beyin ölümü gerçekleşen hastanın artık fişinin çekilmesi ve ailesinden organ bağışı için izin alınması gibi prosedürler başlıyordu, ama iş bu raddeye gelene kadar her hastanın yaşama hakkı saklıydı. Bir doktor olarak hastayı yaşatmak zorundaydın, elinin altındaki can düşmanın olsa da, onun yaşaması için elinden geleni ardına koyamazdın, bütün imkânları seferber etmeliydin...

Ama Mehmet Ali duygusalca bir tepki vermedi Emre'nin aksine: "Zeynep'in yerinde olsam ben de isteyebilirdim."

"Ne?"

"Bu sadece bir olasılık Emre! Şu anda onun aklından geçenleri asla bilemeyiz, sadece tahmin edebiliriz. Benim annem Alzheimer'lı, sorsan ona asla ötanazi yapamam. Böyle bir şeyin sorusunu bile kabul edemem. Ama Alzheimer'lı olan ben olsaydım, bu bütün dengeleri değiştirirdi. Hastanın kendisi olmakla yakını olmak arasında dağlar kadar fark var..."

Emre hak vermeye başladı. Doktorlukta yıllar geçtikçe, bazı cümleler klişeleşiyor, insana, "Elimizden gelen her şeyi yaptık..." gibi tümceleri kurmak kolaylaşıyor, ölüme karşı hissizleşiliyordu.

"Yani tamamen bitti mi?" diye sordu nihayet. "Zeynep'i öylece, bir kalemde siliverdin mi?"

"Evet, bir saniyeye baktı..." diyerek şaşırttı Emre. "Elbette Zeynep'e kötü gün dostluğu yapacağım, ama bundan sonra... benden ona ne köy olur, ne de kasaba."

"Seni bir kardeş gibi gören bir kadın için de bundan hayırlı bir karar olmaz sanırım..."

"Kardeş mi, bunu o mu söyledi sana?"

"Evet, artık söyleyebilirim Emre... Artık vazgeçtiğine göre, kalbin daha az hasar alarak çıkarsın bu işin içinden..."

Emre, dramatik bir reaksiyon göstermedi. "Memoli, bana bunu nasıl yaparsın, böyle bir şeyi benden nasıl gizlersin?!" diye masa sandalye indirmek, Ateş hocanın izlediği komik dizilere göre bir işti.

"Sanırım ben de Zeynep için artık bir kardeşten fazlası olamayacağım..." dedi sadece. "Benim evim buraya yakın, beni yol üzerinde atar mısın sana da uygunsa?"

Mehmet Ali başını salladı, ama erken davranmıştı. Çünkü Valide Atik'in hattı titriyordu cebinde...

"Efendim İpek Hanım?" diye açtı.

"Mehmet Ali, eminim hastaneden uzaklaşalı epey olmuştur ama... ciddi bir vaka geldi Valide Atik'e. Ameliyatını diğer nörologlar yaptı, ama hasta uyandığında gelişen çok ilginç bi' komplikasyon var... acil durum."

"Emre'ye ihtiyacımız olur mu?" diye sordu Mehmet Ali, meslektaşının gözünün içine bakarak...

"Bu vakada top Ateş'le sende olacak gibi görünüyor Mehmet Ali..."

"Tamamdır," diyen Mehmet Ali, telefonu kapattı. "Bugün eve yalnız dönmek zorundasın, planlar değişti. Aslına bakarsan daha iyi oldu, git bi' kendine gel, bi' toparlan... kendini bırakma..."

Bu kez, ani bir gülme isteğiyle dudaklarını ısıran Emre oldu. "Memoli..." dedi. "Sen de vakadan sonra bi' ara bi' berbere uğra tamam mı?"

"Niye?"

"Şu sakallarına bi' el attır diyorum. Bizim hastaneye ilk geldiğin günkü gibi olsun imajın... öylesi sana daha çok yakışıyor."

🎗️Kırmızı Kurdele🎗️Où les histoires vivent. Découvrez maintenant