Bölüm 2: Beşi beş geçe.

222 50 103
                                    

İyi okumalar.

-Ve yağmur bir tek benim üzerime yağdı, durmaksızın. Bir tek ben ıslandım, şemsiye açmaya gücüm yetmedi. Açan da olmadı.

Ayaklarım beni galeriye götürdü, son birkaç haftadır olduğu gibi. Gömleğimin üzerine giydiğim yeleğin cebinden minik cep saatimi çıkardım. Ellerim, onları kalın paltomun ceplerinden dışarı çıkardığım için sabit durmayı reddediyor; sanki dakikalar boyunca soğuk havaya maruz kalmışlar gibi titriyorlardı ve bu, saatin kaç olduğunu görmeme engel olduğundan sinirlerim giderek geriliyordu.

Sonunda saatin kaç olduğunu anlayabildiğimde bugün ilk kez şans yüzüme gülüyordu. Onu her gördüğümdeki gibi saat öğleden sonra beşi beş geçiyordu. Ve ben sadece beş dakika gecikmiştim.

Gülümsedim, bu üzerime düşen narin yağmur damlaları mıydı beni dakikalar öncesinde dışarıya iten? Saçlarımı düzeltmeye çalıştım umutsuzca, bana güneş açmış gibi hissettirse de gerçekte bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu.

Umarım saçlarım iyice bozulmadan görebilirim onu, diye düşündüm. Dairemden özensizce ayrılmıştım ve bu da gerginliğimi katbekat arttırıyordu.

Fakat sabahtan beri gerilmiş olan sinirlerimin getirdiği bir cesaret de vardı üzerime. Ne olacağı varsa olsun, artık tanış onunla.

Ve onu yakaladı gözlerim. Bulunduğum sokağa çıkan yola adımladı zarifçe. Gözlerimiz buluştu. Bana gülümsedi.

Yağmur durdu zannettim, belki de zaman bile durmuştu.

Ve bir şey oldu. Bana parmaklarımın ucuyla tutunduğum umutlarımı bir bir yaktıracak cinstendi bu şey.

Arkasından başka biri girdi sokağa. Bir yabancı. Sonra kol kola girdiler. Ona baktı.

Onun gözlerinin içine baktı ve hayatım boyunca bana güldüğünü göremeyeceğime emin olduğum dudakları, bir başkası için gerildi.

Ellerine baktılar bir süre. Yüzüklerine baktılar, nişanlılardı.

Kuvvetle esen rüzgâr onu görünce özenle alnımda düzenlediğim tutamları havaya itti. Düzeltmeye elim gitmedi.

Bir yağmur damlası yüzümden boynuma doğru bir yol çizdi kendisine, sonsuza dek izi kalacak. Biri tam gözümün altına indi ve elmacık kemiğimde kaldı. Sonra biri saçımın içinden bir yol çizdi, korkunç bir ürperti duydum ama küçücük su damlası korktuğumu anlamadı. Saftım biraz; bir damlacık su durduk yere saçlarımın içine düşüp kendine yol çizse, ben başıma yara aldım ve kanıyor sanardım.

Yağmur da bilirdi beni, ağlayacak çok şeyim olduğunu. Gözyaşlarımı kendi ıslaklıklarıyla örterdi. Ama yağmurun da bilmedikleri vardı.

Ben ağlamazdım hiç. Ağlamamıştım da. Kim bilir, yağmur belki ağlamadığım için benim yerime ağlardı da ben bilmezdim.

Ben orada öylece dikilirken o, yabancıyla birleştirdiği ellerine bakıyordu. Yabancı bir süre onu izledi ve onu yanağından öpmeye yeltendi.

Onlara sırtımı döndüm.

Benim için gitme zamanı gelmişti, hatta geçiyordu.

Adımlarımın beni diledikleri yere götürmesine izin verdim. Dakikaların ardından yapılalı bir yılı geçmiş, ama benim ilk kez geldiğim, o ağaçlık ve içinde yürümek için patikaların olduğu parka varmıştım.

Henüz eve gitmek istemiyordum. Henüz eve gidip yerdeki tuvalime bakarak ilhamımı kaybettiğimi kendime itiraf edesim yoktu. Yağmur arada hızlanıyor arada duracak gibi oluyordu, lakin ben yavaş adımlar ile sonbaharın yapraklarını döktüğü ağaçların süslediği patikalardan birine girdim.

SilvaHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin