-bal.

923 54 26
                                    

şarkıları öylesine dinleyen biri olmadım hiçbir zaman. sözlerine ve hikayelerine baktım daha çok. bugün hikayesi hakkında konuşmak istediğim şarkı "bal".

grubun vokalisti olan kaan'ın sevgilisi ahu için yazdığı bir şarkıdır. kaan ve ahu'nun güzel ve mutlu giden bir aşk hayatları vardı, daha doğrusu öyle biliniyordu. bir konser günü, ahu ve kaan tartışırlar. sebebi hakkında birçok dedikodu var. hangisi doğru hangisi yanlış bilinmiyor. ufak çaplı bir kavgadan sonra kaan, konsere hazırlanmak için evden ayrılıyor. o güne sevgilisinin hiçbir konserini kaçırmayan ahu, o gece konsere gelmemiştir.

kaan merak etmiştir sevgilisini. tartıştığımız için mi gelmedi acaba, diye düşünür. konserin bir an önce bitmesi, sevgilisine kavuşması için dakikalar sayıyordu kaan. zaman su gibi akıp gitmiş, konser bitmek üzereymiş. grubun menajerleri ufak bir ara vereceklerini söyleyip kaan'ı köşeye çekmiş. menajer, başta söyleyememiş. kaan'ın ısrarları sonucunda aniden söyleyivermiş ahu'nun intihar ettiğini.

kaan inanamamış. böyle bir şey olamaz, dalga geçiyorsunuz, dese de her şey gerçekmiş. konser alanından apar topar çıkan kaan, soluğu sabah kavgalı ayrıldığı evde almış. müthiş bir kalabalık, gürültü, çığlıklar, polis uyarıları, ambulans sesleri... her şey birbirine girmişken kaan, sevgilisini son kez görmek istiyordu. ama kimse ona sevgilisini göstermedi.

kaan kendini bir ay boyunca eve kapattı. kimse ondan haber alamadı. ne dışarı çıktı ne de yaşam belirtisi verdi. bir ay boyunca, dört duvarın arasında düşündüğü tek şey sevgilisi ve anılarıydı. işte, bal şarkısı da bu bir aylık sürecin içinde yazılmış bir şarkı.

aşkım sen benim canımsın
kanıma karışmış kanın
söyle kimlerden kaçarsın
boşuna durmadan ağlarsınyavrum sen benim balımsın
tadına alışmış canım
ah güzel kuşum gir kanıma
ben zaten sarhoşumnerdesin... sevgilim...söyle nerdesin bal
artık benlesin balartık sen benim canımsın
canlı kalan tek yanımsın.

defterimi kapatıp masanın bir köşesine bıraktım. dakikalarca, ara vermeden yazınca hem elim hem de sırtım ağrımıştı. gözlüğü çıkarıp defterimin üzerine koyduktan sonra oturduğum yerden kalktım ve biraz esnedim.

sandalyeme geri oturduğumda etrafıma bakındım. hava oldukça kararmıştı, halbuki ben geldiğimde daha gündüzdü. etrafıma bakınmaya devam ettim bir süre. kocaman kafede neredeyse kimse kimse kalmamıştı. kafeyi toplamaya başlayan çalışanlara mahçupça baktım ve hemen eşyalarımı topladım. çalışanlara iyi akşamlar diledikten sonra kafeden çıktım. hava kararmıştı, evet, bir de yağmur yağıyordu. bugün şansım pek yok gibiydi.

defterimi ceketimin cebine sıkıştırdım. gözlüğümü yeniden çıkarıp cebime atıverdim. ardından derin bir nefes aldım ve yağmurun altında yavaşça yürümeye başladım.

evime doğru ilerlerken etrafı inceliyordum. işinden, okulundan, sporundan dönen ve yağmura yakalanan insanlar büyük bir telaşla koşturuyorlardı. birbirlerine çarpan ve kayıp düşen bir sürü insan vardı. anlamıyordum, insanoğlu bir kere de anın tadını çıkarsa ne olurdu?

hiç yağmur altında dans eden çift görmemiştim. el ele, gülümseyerek yürüyen bedenler görmemiştim. birbirlerini kovalayan neşeli çocuklar görmemiştim. keşke anın tadını çıkarabilselerdi. hayata bir kere geliyoruz, şikayet etmek için kısıtlı zamanımız var.

çok kitap okur, yazar ve düşünürdüm. kitaplardaki romantizmi, düşünceleri, kendime hayat felsefesi edindiğim içindir belki bu düşüncelerim. kitaplardaki aşkları hayal ederek büyüdüm. ileride ben de böyle bir aşk yaşayacağım, diye kandırdım kendimi. gerçek hayatın böylesine romantizmi dışladığını, benimsemediğini göz ardı etmiştim sanırım. bu yüzdendir ki şimdikilerin "aşk" diye tanımlandığı şey bana oyun gibi geliyordu, iyi planlanmış bir evcilik oyunu.

umudumu kaybetmeden kitaplardaki, hep hayalini kurduğum aşkımı, bekliyordum.

düşüncelerimde kaybolduğum gibi evimin yolunda da kaybolmuştum. çok düşünmek bazen böyle sorunlara yol açabiliyordu. hiç tanımadığım, bilmediğim sokakta etrafıma bakarken buraya nasıl geldiğimi çözmeye çalışıyordum. şehrin bütün sevimli havası yok olmuştu sanki. dar sokaklar, pis kaldırımlardaki konteynırlar, her konteynırın başında bir grup çocuk beni ürkütmeye yetmişti.

filmlerdeki izbe sokaklardandı burası. her türlü yasal olmayan olayın döndüğü, bağımlılarla dolu, çete liderlerinin 'burası benim alanım' diye kavga ettiği bir yerdi. üzerimde gezinen gözleri görmezden gelip sokaktan çıkmanın yollarını arıyordum. ceketimin cebinden çıkardığım telefonumdan olduğum konuma bakmaya çalışıyordum. sağanak yağmurdan dolayı telefonum çekmiyordu. lanet edip telefonu tekrar cebime sıkıştırdım.

umudumu kaybetmek üzereydim. yaklaşık on beş dakikadır sağanak yağmurun altında yürüyordum ve hala evinim yolunu bulamamıştım. tek çarem buradaki ürkütücü insanlara çıkış yolunu sormaktı sanırım.

hemen ileride, içinde ateş yanan konteynırın etrafına toplanıp içkilerini yudumlayan bir grup çocuğa doğru ilerlemeye başladım. her bir adımımda titriyordum. sonunda onlara yaklaştığımda dikkatlerini çekmiş olmalıyım ki hepsi aynı anda bana döndü. üzerimde gezinen garip gözleri yok saymaya çalıştım.

"rahatsız ettiğim için kusura bakmayın. sanırım kayboldum ve buradan çıkamıyorum. run away sokağına nasıl gidebilirim?"

konuşmam biter bitmez birkaç kıkırtı duydum. kalabalıklardı ve hava oldukça karanlıktı. yanan ateş loş bir ışık yaysa da yüzlerini net görmeme yetmiyordu. olduğum yerde dikildikçe daha fazla gerilmeye başlamıştım ki içlerinden bir ayaklandı. elindeki içki şişesini sallayarak dibime kadar geldi. kendimi birkaç adım geri atmak zorundaymış gibi hissettim.

dibime giren çocuk, yüzüme doğru eğildi ve kaşlarını çatarak beni incelemeye başladı. sarı saçlı, siyah deri olduğunu düşündüğüm ceketi ve siyah kotuyla tam bir serseri gibi duruyordu. loş ateş hafiften yüzüne vuruyor ve yüzündeki birkaç çizik görünüyordu. bedenimin gerildiğini rahatlıkla hissedebiliyordum.

"senin gibi biri yanlışlıkla bile olsa buraya düşmez. gerçekten yolunu mu kaybettin?"

ima dolu konuşması beni rahatsız etmişti. yutkundum ve boğazımı temizledim. korkuyordum ama belli etmemeliydim, değil mi?

"rahatsızlık verdim, kusura bakmayın. iyi akşamlar."

kaçmaya çalıştığım çok belliydi sanırım ki hızlı adımlarım, çalınan ıslıkla durdu. yavaş hareketlerle arkamı döndüğümde sarı saçlı çocuğun bana doğru geldiğini gördüm. bedenimin titremesini durduramıyordum. her bir adımında kalbimin atışı deli gibi artıyordu. şuracıkta bayılacaktım az sonra.

"rahatsızlık verdin, evet. sana bir ceza vermeliyiz ki bir daha böyle bir şey yapma. ne dersin, güzelim?"

her geri adımımda ısrarla bana yaklaşıyordu. sırtımda hissettiğim sert cisimle saniyelik bir arkama baktım. duvarla sarışının arasında kalmıştım. yüzündeki korkutucu gülüş yayılıyordu ve bayılmak üzereydim.

burnumun dibine kadar girdiğinde anlık bir güç geldi ve sarışını itiverdim. en az benim kadar şok olmuştu. yüzündeki bariz değişim beni daha çok korkutmuştu. arkadaşları olduğunu düşündüğüm kişiler yanımıza doğru ayaklanmışlardı ki elini havaya kaldırdı. gözlerini gözlerimden çekmeyip yaptığı hareketle arkadaşları durmuştu. işte şimdi sıçmıştım.

"yapma böyle güzelim, sadece eğlenmek istemiştim."

"bırak beni gideyim. bir daha buraya adımımı dahi atmayacağım."

histerik bir şekilde güldü. duvarla akraba olacağımı düşünürken hiçbir şey yapamıyordum. sarışın hala burnumun dibinde, bana oldukça sinirli bakıyordu. beni biraz daha süzdükten sonra geri adımladı. bunu fırsat bilip geldiğim yola koşarken arkamdan duyduğum ses rüyalarıma girecekti, emindim.

"bir daha görüşelim, güzelim!"

cigarette on your lips {taegyu?}Hikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin