Aramızdaki mesafenin yakınlığına şahit oldukça istemeden gerilmiştim. Başımı onun olduğu taraftan çevirip göz temasını kestim. Pencereye bakarken bile Araf’ın baktığını hissedebiliyordum.
Öfkeyle kaşlarımı çatıp, "Sarma yaptığım için kızıyorsun ama ders verme şeklin zorla Rus ruleti oynatmak mı?" diye sorunca, utanıp sıkılmadan gülümseyerek cevap verdi: "Diğer ders çeşitlerini hemcinslerime yapıyorum. Ne kadar şanslı olduğunu bir daha düşün istersen?"
Koltuktan biraz öteye giderek aramıza mesafe koydum. Yapmaya çalıştığım şeyden bir anlam çıkarmış gibi gülümsediğinde, ters bir bakış atıp mutluluğuna gölge düşürdüm. Çevirilerim yarım kalmış bir vaziyette masamda tamamlanmayı beklerken, ben burada bir deliye laf anlatarak zaman kaybediyordum. Belki ne kadar pişman olduğum hakkında bir şeyler söylersem beni bırakabilir diye düşünüp umutlandım. Söze hatamı kabullenerek başladım:
"Tamam, ağanın eli öpülmez. Özür dilerim, sen Paella isterken sarma yapmam biraz saçma, hatta gereksiz olmuş olabilir ama..." deyip sustuğumda kaşlarını çattı. Özür dileyeceğim derken de kendime haksızlık etmeyecektim.
Sonunda pes ettiğimi görünce zafer kazanmış gibi gülümsedi ve cümlemi tekrarlayarak, "Ama ne?" diye sordu.
"Daha önce de söylediğim gibi, ben o yemeği beğenmeyeceğini bildiğimden yapmadım. Hatalıyım, suçumu kabul ediyorum. Bir daha asla böyle bir şey yapmayacağım."
Yüzünde memnun olmuş bir ifade gördüğümde gözleri mutlulukla doludu: “Ha şöyle, yola gel bakalım, sonunda yaptığın saçmalığı anlayabildin!" Her şey bu kadar kolay mıydı, diye mırıldandım, çaktırmadan gülümseyip gitmek için ayağa kalktım: "Yüksek müsaadenizle ben artık gideyim." Aksi bir şey söylemedi. Oyun bitmiş gibi görünüyordu. Silahı yavaşça ortadaki sehpaya bıraktım. Yüzüme tekrar yalancı bir gülücük yerleştirdim.
Araf, eliyle kapıyı gösterip saygı duyan bir ses tonuyla, "Tabii, müsaade senin..." diyerek gidebileceğimi söyledi. Hapisten af kararıyla çıkarılmış mahkum sevinci içinde kapıya kadar gittim. Arkası dönük salonda oturmaya devam eden son kez ona baktım ve sesimi duyması için yüksek sesle iyi geceler diledim ama karşılık vermedi. Sesimi duymaması imkansızdı ya da bilerek umursamıyordu. Bir daha seslenme ihtiyacı da duymadım.
Kapıyı kapattıktan sonra bir süre orman yolu boyunca yürüdüm. Araf'ın evi şehir dışında ormana yakın bir yerdeydi. Karanlıkta yoluma devam ederken sağıma soluna dikkatle bakıyordum. Saat geç olduğundan in cin top oynuyordu. Her an bir yerlerden biri çıkacakmış gibi hissettiren ormanda tek başıma yürürken kalbim hızla çarpıyordu. Adımlarımı hızlandırıp ormanda yankılanan hayvan seslerinden kaçmaya çalıştım.
Duyduğum hayvan sesleri artmaya başlayınca daha çok korktum. Hızla yürümeye devam ettim. Uyumayan yaratıkların ortaya çıktığı bir zaman diliminde orman yolunda bulunmaktan rahatsızdım. Gecenin bu vaktinde, bu ıssız yerde taksi bulmanın zor olduğunu bildiğimden bir ân önce eve dönmek istedim.
Durağa geldiğimde seslerin kaynağının nereden geldiğini anlamıştım. Uzakta dört köpeğin durduğunu görüp gözlerim fal taşı gibi açıldı. Havlamaya devam eden köpeklerden korkup hızla gerisin geri Araf'ın evine doğru koşmaya başladım.
Köpek sesleri azarlırken evin ışıklarını görüyor ve giderek yaklaşıyordum. Kapının önüne geldiğimde korumalardan biri yoktu. Öteki ise dış kapıda sigarasını içiyordu. Beni tanıdığı için geri dönüşümümün nedenini sormadan içeri aldı. Aydınlık bahçeden geçerek ard arda birkaç kez zili çaldım. İçeriden boğuk ve çok da net anlaşılmayan sesler geliyordu. Araf’ın ve tanıdık bir sesin konuştuğunu ancak zili çalmayı bırakınca anladım. İçeride biri konuşunca onun Araf olmadığını hemen fark ettim. Kapıya yaklaşıp ne konuştuklarını dinlemeye başladım.
