Genlerden Gelen Bir Nefret [ BÖLÜM 2 ]

29 23 1
                                    

•••••••••••••••••••••••

Oops! Bu görüntü içerik kurallarımıza uymuyor. Yayımlamaya devam etmek için görüntüyü kaldırmayı ya da başka bir görüntü yüklemeyi deneyin.

•••••••••••••••••••••••

Gözlerim yavaş yavaş aralanırken kendimi çok fazla rahatsız hissediyordum. Bunun sebebi en son yaşadığım kafa karışıklığımı yoksa cezanın devamı mı bilmiyordum. Daha sakin ve insanın olmadığı bir yerde uyandım. Beyaz dört duvarın arasındaki bir odadaydım. Buzdan yeni uyandığımda da böyle bir oda verilmişti bana, sadece orada yapay bir pencere varken burada o da yoktu. Işıklandırma tamamen üst taraftan geliyordu. Sağımda solumda bir yalancı hemşire de yoktu. Radyoda benim zamanlarımdan kalma bir maç da anlatılmıyordu, hatta radyo bile yoktu. Bomboş duvarlar, bomboş oda. Sadece şu an üzerinde yattığım yatak, kenarında küçük bir komodin bu kadar.

Yanlardan destek alarak kalktım küçük yataktan. Duvarlar gibi beyaz olan kapıya ilerledim. Bu odanın amacı huzur vermek, dinlendirmek olamazdı. İşkence yapmak olabilirdi ancak. Her şey bembeyazdı çünkü. Işıklar, duvarlar, odaya konulan iki parça eşya... Beyazdan başka hiçbir renk yoktu odada. Bayılmadığı müddetçe bu odada uykuya bile dalamazdı insan.

Beyaz kapıyı araladığım anda karanlık çarptı yüzüme. Normalde karanlıktan aydınlığa çıkan bir insanın gözü kamaşırken benim gözümü loş ışık kamaştırmıştı. Anlık olarak başım tekrardan döndü fakat bu sefer uzun sürmedi, birkaç saniye sonra her şey normale döndü.

İçeriye göre fazla karanlık olan koridorda ilerlemeye başladım. Birini bulma veya bir ses duyma umudu ile fakat tek bir tıkırtı, tek bir nefes bile yoktu bu uzun koridorda. Gidiyordum, sanki ben gittikçe koridor daha da uzuyordu. İlerliyordum, sanki ben ilerledikçe koridor bir sonsuzluğa uzanıyordu. İyice delirmiş gibi hissediyordum. O adamların verdiği ceza bu muydu yoksa? Bana kafayı yemiş gibi hissettirmek miydi? Ne için ceza aldım tam olarak onu bile bilmiyordum fakat gerçek şuydu ki gerçekten de ağır bir ceza vermişlerdi bana.

Koridorun sonuna doğru gelmeye başladığımda rahat bir nefes verdim. Işık biraz daha parlamaya başlıyordu. Muhtemelen koridorun sonunda daha aydınlık ve diğer odalara bağlayan başka bir koridor vardı. En azından birisi ile karşılaşma olasılığım daha fazlaydı.

Tam bir adım daha atacağım sırada boynama sıkı sıkı dolanan kollar ile hızla gardımı aldım. Arkamdaki beden sırtıma çıkmış beni boğmaya çalışıyordu ve gerçekten de güçlüydü fakat tek bir hamle ile onu sırtımdan indirip önüme doğru sertçe yere vurdu ve tek dizimin üzerine çöküp omuzundan bastırarak onu yere sabitledim. Saçlarını sarıya boyatmış, büyük ela gözleri olan genç bir kadın vardı önümde. Bana gülerek bakıyordu. Bir düşmandan ziyade bir dost, bir tanıdık gibi. Elini elimin üzerin koyup omuzundan çekti ve çevik bir şekilde kurtulup ayağa kalktı. Hemen ben de ayağa kalkıp onun karşısında dimdik dururken kadın gülerek bana uzattı elini.

"Katherine Romanoff." Dediği anda beynimden vurulmuşa döndüm. O da anlamıştı zaten durumumu. Yüzündeki o sinir bozucu gülümsemeyi silmeden elini havada tutmaya devam etti. "Sadece soyadı benzerliği... Ya da değil?" Kafamı karıştırmak istiyordu. İçime bir nefes çekerek bana uzattığı eli tuttum ve sıktım. Katherine ya da adı gerçekten de buysa eline baktıktan sonra bir adım geri çekildi. "Sadece dövüş becerilerin hala yerinde mi onu test etmek istedim, Kaptan." Ardından gülerek öne doğru geldi ve sol omuzuma hafifçe vurdu. "Hala bize taş çıkarırsın ihtiyar."

"Nerede olduğumu bilmiyorum." dedim en sonunda, madem konuyu o getirmişti ben de devam ettirmek istedim. Şu an elimdeki en iyi seçenek bu kadın gibi duruyordu. "Buraya nasıl geldim, sizler kimsiniz bilmiyorum."

"Biz de seni öldün sanıyorduk ama bak, buradasın." Katherine yürümeye başladı, ben de onu takip ediyordum. "Demek ki bazı soruların cevapları olmuyor."

"Beni neden öldü sanıyorsunuz?" diye sordum. Olabildiğince yanından gitmeye çalışıyordum ve temkinli adımlar atıyordum.

"Hatırlamıyorsun." Derken sonunda o koridordan çıkmıştık. Dediğim gibi koridor birçok odaya çıkan başka bir koridora çıkmıştı. Katherine hızla ilerlemeye başladı. Bir kapının önünde durup yüzünü kapıya okuttu ve içeriye doğru ilerledi. "Üç saniyen var."

Kapı kapanırken hızla attım kendimi içeriye. Birçok çalışan vardı burada. Sağa sola koşturup duruyorlardı. Beni gördüklerini bir saniyelik durdular ama sonra devam ettiler. Katherine ise büyük masanın etrafından dolaşıp ilerideki kahve makinasının bulunduğu yere doğru ilerlemeye başladı. "Anlatacak mısın artık?" Diyerek önüne geçmeye çalıştım ama solumdan kıvrılıp kahve makinesinin olduğu yere geldi ve iki fincan çıkarıp kahve doldurmaya başladı.

"Thanos'u hatırlıyor musun?" Diye sorduğunda olumluca salladım kafamı. Katherine fincanın bir tanesini bana uzattığında aldım fakat içmedim. Sadece devam etmesini bekliyordum. "İşte, Thanos'u yok etmek için kendini feda ettin."

"Öyle mi? Nasıl bir feda edişti bu? Snap mi yaptım?"

"Sonunda babamdan bunu da mı çaldın?" Bir anda ölüm sessizliği oluşmuştu odada. Bana seslenen kişiye bakmak için geriye döndüğümde zırhın içindeki adam ile karşılaştım. Bu sefer Tony'nin zırhı yoktu üzerinde. Siyah bir tişört ve kot pantolon ile bana doğru ilerliyordu. Yüz ifadesi dümdüz olsa da sesi her an üzerime atlayıp beni boğacak kadar öfkeliydi. "Snap yapan kişi babamdı, sen değil."

"Şu an hiçbir şey bilmediğimi fark etmen gerekiyordu. Baban kim onu bile bilmiyorum-"

"Tony Stark."

"Ne?" Kaşlarım daha fazla çatıldı bu cevap üzerine. Tony'nin beş yaşında bir kızı vardı, oğlu değil. Gerçi söz konusu Tony'di. Playboy Tony Stark. Kendisi bile kendisine bunu demişti. Belki de Morgan dışında başka bir çocuğu daha vardı. Tony ile çok fazla konuşmadığımız için bilmiyordum onun hayatını çok fazla.

Karşımdaki, Tony'nin oğlu olduğunu ima eden adam elimdeki kahvemi alıp başka bir yöne doğru adımlamaya başladı. "Ne tabi ya."

Artık sıkmıştı bu durum. Hiç tanımadığım bir adamın yüz asıklığını çekiyordum. Geçmişte bunu Tony'de de yaşamıştım ama zamanla ona hak vermiştim. Howard beni aramak için, beni o buzdan çıkarmak için Tony'i ihmal etmişti. Tony de bu yüzden sevmemişti beni. Ne çocukluğunda ne büyüdüğünde. Peki ya bu adam neden sevmiyordu?

Sertçe kolundan tutup kendime doğru çevirdim. Tony'nin oğluydu ama fizik olarak hiç benzemiyordu ona. Tony orta boylu, yapılı ama çok kaslı olmayan biriydi. Oğlu ise, buna hala emin değildim, benden bile uzun ve kaslı olan biriydi. Bu yüzden kafamı hafifçe yukarıya doğru kaldırmak zorunda kalmıştım. Kendimi Thor ile konuşuyormuş gibi hissediyordum. "Lafını söyleyip arkanı dönüp gideceğine insan gibi anlat neler olduğunu. Görmüyor musun? Neredeyse kim olduğumu bile bilemeyecek durumdayım."

Sertçe çekti kolunu elimden. Tahminimden çok daha güçlüydü. Bir adım öne gelip benim bilerek bıraktığım mesafeyi o kapattı ve yüzüme karşı sinirle nefesler verirken iki dudağının arasında mırıldandı. "Büyük babamın, babamın hayatını mahvettin Yüzbaşı, şimdi sıra benim hayatımda mı? Benden sonra da oğlumun hayatını mı mahvedeceksin?"

Nefreti mantığının önüne geçiyordu. Anlaşılan ondan hiçbir sorumun cevabını alamayacaktım. Sakin kalmak için bir nefes çektim içime ve onu arkamda bırakarak daha yeni girdiğim kapıdan çıktım. Aydınlık koridorda tek başıma kaldığımda sırtımı duvara yaslayıp kendimi yere doğru bıraktım ve sessizliğin içinde bir şeyler hatırlamaya çalıştım.

Son Of Tony Stark ✪ Steve Rogers Gay Fanfic Hikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin