19'

9 1 5
                                    

asıl vurulan benim;
sen boşuna ölüyorsun.

-

ekim 2019

"kafanı kaldır kook, derslere odaklanamıyorsun."

başımı yasladığım ellerimin üzerinde oynatmamak için tüm gücümle direnirken, sıra arkadaşımın bu konudaki bilmem kaçıncı ısrarını inatla görmezden gelmeye çalışıyorum. junhoe, istediğini elde edene kadar pes eden türden biri olmamasına rağmen artık benden bıktığı için aldığı derin nefesleri duyabiliyor ve bir evreden sonra sessizce önüne döndüğünü hissedebiliyorum.

"neyin var senin?" diye soruyor, aynı ses tonuyla. dün gece saatlerce ağlamaktan ötürü başımın içinde peydah olmuş sancıyı geçirmek istercesine kafamı yavaşça elime vuruyor ve boğuk çıkan sesimle, "hiçbir şey." diye mırıldanıyorum.

"yine annen yüzünden mi?" diye soruyor beni görmezden gelerek. yalan söylemenin bir anlamı olmadığını bilsem bile, yine de o an ona bundan bahsetmek istemiyorum.

"hayır."

tekrar nefesleniyor ve, "jungkook." diyor, "yorulmadın mı artık?"

iki kulağımın arasında senelerdir yankı yapıp duran o soru beni yeniden gafil avlıyor ve bu da bıkkınlıkla gözlerimi kapatmama sebep oluyor. evet, demek için can atan tarafımı çaresizce baskılamaya çalışıyorum. junhoe'nin cevabını bile bile sorduğu sorulara karşı umutla beklediği aksi yanıtlar, belki de benden hiçbir zaman duyamayacağı türden şeyler. bu yüzden bu sorusunu cevapsız bırakmış olduğum gerçeği onu bir kez daha şaşırtmıyor. yalnızca ofluyor ve elini sırtıma koyup kendince destek olmaya çalışıyor. yutkunuyor ve başımı yasladığım yerden kaldırmadan, kafamı ona doğru döndürüyorum. gözlerimi hafifçe aralıyor ve akmak için fırsat kollayan gözyaşlarımın anbean göz pınarlarıma nasıl biriktiğini görmesine izin veriyorum.

o an, jun'un bakışlarından bana çarpan tek şey saf acıma duygusu oluyor. bunu bu kadar net bir şekilde okuyabiliyor olmak, hayatımda hissettiğim en ağır hislerden biri. zira, ben kendimi bildim bileli üzerime çevrilen bakışların bundan hiçbir farkı olmuyor. ne zaman hikayemi gerçekten dinleyen insanlarla karşı karşıya gelsem, hepsinin gözünde beliren ilk şey yalnızca bu duygu oluyor. buna alışmış olmanın canımı eskisi kadar yakamayacağını düşündüğüm anlarda, aslında her defasında bir öncekinden daha fazla tökezleyip o çamura daha çok battığım hakikatini inatla görmemeye çalışıyorum. belki de beni en çok bu bitiriyor, tam olarak kestiremiyorum. neyden kaçarsam onun yakama daha çok yapıştığı gerçeğini bile bile devam ediyorum aynı davranışlarıma. bu yüzden, arkadaşımın bana attığı bakışa sadece tebessüm ediyor ve, "yorulmadım." diye fısıldamaktan öteye gidemiyorum.

yalan söylediğimi çok iyi biliyor.

teneffüsün nihayet bittiğini belirten zilin tiz sesi kulaklarımda çınladığında, jun'un ifadesi benimkiyle aynı anda yerle yeksan oluyor. birkaç saniyedir sırtımı sıvazlayıp duran eli nihayet yavaşlıyor ve adem elmasının hareketinden derin bir şekilde yutkunduğunu görebiliyorum.

"jungkook." diyor, "ben bu konuyu annemle defalarca kez konuştum. o da benimle aynı düşünüyor. ne zaman istersen gelip bizde kalabileceğini biliyorsun değil mi?"

henüz daha on beş yaşında bir çocuk olmama rağmen kendi annemden hiç duymadığım cümleleri ve daha önce hiç görmediğim tavırları bir başkasınınkinden işitip görüyor olmak o an bir kez daha vücudumdaki tüm tüyleri diken diken ediyor. ikinci bir zil sesi kulaklarımda ardı ardına yankılanırken, sanki tüm dünyanın yükü sırtıma binmiş ve hepsinin altında kalıp öylece can vermişim gibi hissediyorum. bedenim ağırlaşıyor, fakat aslında olan her şey ruhumda yaşanıyor. başımın altındaki ellerim benden bağımsız bir şekilde hafifçe titremeye başlıyor, sol gözümden akan bir damla yaş sıranın üzerine damlayıp orada ufak bir birikinti oluşturuyor ve dudaklarımın arasından kimsenin duyamayacağı kadar sessiz bir hıçkırık kaçtığında, kendimi olduğum yere gömülüp oradan hiç çıkmamayı dilerken buluyorum.

match in the rain || taekookWhere stories live. Discover now