12. Bölüm

5 1 0
                                    

"Mardin, küçük bir şehir olsa da büyüleyici bir güzelliğe sahiptir. Tarihi taş evleri, dar sokakları ve insanın içine işleyen sıcağıyla, kendine özgü bir ruh taşır. Benim köyüm de aynı ruhu taşır; belki daha küçük, belki daha sade, ama aynı derecede büyüleyici.

Köyümüz, dağların eteklerinde, yeşilliklerle dolu bir yamacın üzerinde kuruludur. Birkaç köy, birbirine komşudur burada. Evler, tarlalar ve yollar birbirine karışır, sınırlar adeta kaybolur. Köylüler, sıkı sıkıya bağlıdır birbirine. Gündelik hayat, çoğunlukla tarım ve hayvancılık üzerine kuruludur. Sabahın ilk ışıklarıyla uyanırız, çünkü işler hiçbir zaman bitmez.

Babam, köyün büyük tarlalarında ırgatlık yapardı. Sabah erkenden evden çıkar, akşam yorgun ama gururlu bir şekilde geri dönerdi. Annem ise ev işlerinden kalan vakitlerde, babamın çalıştığı yerlere gider ve ona yardım ederdi. Onların emeği, bizim soframızın bereketi olurdu.

Mardin insanı çalışkandır. Burada kimse günün kolay geçtiğini söyleyemez. Tarlalarda ekim-dikim, sulama, hasat işleri bitmek bilmez. Yaz sıcağında alnımızdan akan terle toprağı sularken, kışın soğuğunda hayvanların yemini hazırlarken hayat akar gider. Ama ne olursa olsun, burada hayat zorluk kadar dayanışmayı da öğretir.

Akşam olduğunda köyde sessizlik hâkim olur. Göz alabildiğine uzanan tarlalar, dağların ardından esen serin rüzgâr ve yıldızlarla dolu gökyüzü, insanın ruhunu dinlendirir. Bazen tüm yorgunluğa rağmen babam yıldızları göstererek, “Bak,” derdi, “bizim emeğimiz de tıpkı bu yıldızlar gibi. Küçük ama değerli.”

İşte, bizim köyde hayat böyle geçerdi. Basit, zorlu ama bir o kadar da anlamlı. Belki de Mardin’in asıl büyüsü, o sade hayatların içinde saklıdır.

Ağaran şafağın ilk ışıklarıyla tarlalarda çalışmaya başlardık. Göz alabildiğine uzanan, güneşin kavurucu sıcaklığıyla boğulan toprak, bizim alın terimizle bereketlenirdi. Ancak bu bereketin karşılığını ne biz alırdık ne de ailelerimiz. Aracılar ve köy ağaları zenginleşirken, biz yalnızca yaşamaya yetecek kadarıyla yetinmek zorundaydık. Çünkü biz, yalnızca o tarlalarda çalışan insanlardık.

Ben, yedi kardeşin en büyüğüyüm. Beş kız kardeşim ve iki erkek kardeşim var. Erkek kardeşlerimden biri genç yaşta evlendi; bir yuva kurdu ve şimdi birkaç çocuğu var. En küçüğümüz ise daha ilkokula gidiyor. Ona “tekne kazıntısı” deriz aramızda. Bizim oralarda evin en küçüğüne böyle denir.

Kız kardeşlerim ve ben okula gönderilmedik. Bizim köyde kız çocuklarının okula gitmesi günahtır derler. Erkekler ise sadece okuma yazma öğrenene kadar okula gönderilir. Daha fazlası gereksizdir. Ama köyde bir kişi bu zinciri kırdı. Yan köyden Kerim… Hafız Abinin oğlu.

Kerim benim sevdiceğimdi. Görsen, nasıl yiğit, nasıl çalışkan bir delikanlıydı. Gündüz tarlada irgatlık yapar, gece ders çalışırdı. Doktor olmak istiyordu ve bunun için hiç durmadan çabalıyordu. O kara üzüm gözleri, uykusuzluktan ve yorgunluktan kıpkırmızı olurdu ama asla pes etmezdi. Köyde tüm kızlar Kerim’e hayrandı. Ama o, yalnızca bana bakardı.

“Senin alın yazını ben değiştireceğim, Çiğdem,” derdi. “Atanayım, şehre gideceğiz. Sana orada eğitim aldıracağım. Biz bu dünyayı değiştirenlerden olacağız.”

Bu sözleri kalbime umut doldururdu. Irmak kenarında buluştuğumuz o anlar, hayatın tüm zorluklarını unutturdu bana. Çalışmak, yoksulluk, tarlanın ağır yükü… Hepsi Kerim’le hayalini kurduğumuz gelecek yanında hiç kalırdı.

Bana köyün en güzel kızı derlerdi. Görenler, istemeye gelenler eksik olmazdı. Babam, yaşı küçük diye geri çevirirdi hepsini. Ama ben her defasında korkardım. Ya bir gün, istemediğim birine verirlerse beni?

SARMAL 'Bir Hayalim Vardı, Hikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin