Kendine çeki düzen ver!
Çeki.
Düzen.
Ver.
Çeki ve düzen.
Beynim "Ondan ayrıl!" diye bağırıyordu. Ama kalbimin "Onu seviyorsun!" çığlıklarına da kulaklarımı tıkayabildiğimi söyleyemezdim. Bir tarafım onun bir odun olduğunu altını çize çize söylese de, diğer tarafım tersini savunuyordu. Bu kadar karmaşa içinde yastığımı kafamın üstüne bastırdım. Göz yaşlarımın sararttığı yastığım ve yorganım çöpe gidecekmiş gibi görünüyordu.
Beni bu kadar perişan ettiğini bile bile neden kırıyordu ki? Neden bana eziyet etmekten zevk duyuyordu? Ya da bunu anlamayacak kadar zeki değil miydi? Ben boşuna mı göz yaşı döküyordum yani? Erkekleri anlamak hiç kolay değil. Onları anlamaya çalıştıkça kendimi kocaman bir boşlukta buluyorum. Hayali, sonsuz bir boşluk.
Telefonuma gelen mesajla düşüncelerimi bir kenara bırakıp yattığım yerden telefonuma uzandım. Komidinin üstünden alıp mesajlar kısmına baktım. Zaten berbattım. Herkes canımı sıkmak zorunda mı?
"Seninle konuşmak istiyorum. Birazdan mesaj atacağım adrese gelebilir misin?" Nick.
Harika. Şimdi başıma bir de Nick çıktı. Bir de onunla uğraşacağım. Herkes canımı sıkmıyormuş gibi insanlar üstüme gelmeye devam ediyor. Mükemmel bir hayat. Mükemmel bir gün. Mükemmel bir öğleden sonra.
Baş parmaklarımın arasına telefonumu alıp düşürmemeye çalışarak geri mesaj attım.
"Hayır. Peşimi bırak. Anlama sorunun varsa o başka tabii ki." Selena.
Ve Sel lafı sokar.
"Konu sen ve ben olunca evet, anlama sorunum var Selena. Seninle bir şey konuşacağım. Eğer umduğum gibi olmazsa da peşini bırakacağım. Lütfen." Nick.
Yine mükemmel. Mükemmel bir insan. Mükemmel bir eski sevgili. Mükemmel bir baş belası.
Umduğum gibi olmazsa peşini bırakacağım da ne demek? Oyun mu oynuyoruz biz? Dediği şeye bak ya.
Düşüncelerimden sıyrılıp giyinmeye başlamaya çalışmaya çalışmak için yataktan kalkmaya çalışmaya çalıştım. Evet. Onunla konuşacağım. Çünkü peşimi bırakacağını söylüyor. Bir kerecik daha onu göreceğim, ve herşey bitecek.
Üstüme kuğu desenli t-shirtimi, altıma da pembe kotumu giydim. Saçlarımı saldım, gözlerime derin bir rimel çektim, ve hazırım. Fazla süslenmek sayılmaz. Az da sayılmaz. Her neyse.
*
Beni çağırdığı yer küçük, şirin bir kafeydi. Açıkça söyleyeyim, iltifat almadan geçilmeyecek bir yer. Yerler çim, bahçenin ortasından geçen taş bir yol. İki tarafta masalar. Görebildiğim kadarıyla içeride masalar da var. Ama burayı Nick sayesinde öğrendiğim için hiçbir zaman favorim olamaz.
Gözlerim Nick'i ararken elini kaldırmasıyla yavaşça ona doğru ilerledim. O da benim gibi t-shirt ve kot ikilisini tercih etmişti. Rahat gözüküyordu.
O sandalyemi çekmeye kalkmışken ona fırsat vermeden somurtarak oturdum. Garsonu çağırdı. "Bize iki kahve lütfen." Elimi hayır anlamında salladım. "Ben istemiyorum." Garson kafasını sallayıp yanımızdan ayrıldı.
"Bak Sel.. ben çok pişmanım. Buna ölmek de denebilir. Seni görmediğim hergün tekrar ölüyoru--"
"Şu kendini acındırma seanslarını geçebilir miyiz? Acelem var."
Kafasını aşağı yukarı salladı. Belli ki lafın böyle yerden geleceğini hesaplamamıştı. Sel lafı gene sokar. -Bu defa fena.-
"Tamam. Lafa geliyorum."
"Sevinirim."
"Sana yaşattığım onca acı için özür dilerim. Sadece beni affetmeni istiyorum."
Birkaç saniye nefes alıp devam etti.
"Senin vicdanın rahat olabilir. Ama benimki değil. Böyle saçma bir neden yüzünden senden ayrıldım. Seni aramadım. Özür dilemedim. Biliyorum. İyi bir insan değilim. Ama artık değiştim Sel. Değiştim. Amacım ilişkini elinden almak değil. Sadece yeni bir şans. Sadece şans." derken başını gittikçe öne eğdi.
"Vicdanımın rahat olduğunu kim söyledi?" dedim. Yüzüme saf saf baktı. Anlamamış gibiydi.
"En başında seninle çıktığım için pişmanım. Seninle tanıştığım güne lanet olsun Nick Jonas. Lanet olsun!" diye bağırdıktan sonra Nick'in garip bir hal almış yüzüne aldırmadan masadan kalktım. Kalbimin bu kadar şeye dayanacağından emin değildim çünkü.
Arkama bakmamaya çalıştım. Çünkü arkaya bakmak, merak etmektir. Merak etmek de, "Ben sana hala sırılsıklam aşığım!" demektir. Anlatabildiğimi umuyorum.
Kafenin bahçe kapısının önünde, burnundan ve kulaklarından ateşler çıkaran bir Bieber görmek; pek rastlanan birşey değildir. Ama uyarıyorum; sakın denemeyin!
Justin bana sinirli sinirli soluyup yaklaşırken Masanızın altına saklanabilir miyim? ya da Buradan geçen yer altı borusu Meksika'ya gidiyormuş? diye düşünüyordum. Nick de arkamdan keyifli keyifli izliyor.
"Şey.. Merhaba Justin!" dedim ve dudağını milimcik bir öpücük kondurdum. O elinin tersiyle dudaklarını silerken kaşlarımın çatıldığını fark etmemiştim bile. "Bakma öyle. Bu herifle ne işin var burada?" Ne diyor bu? Bir fikri olan? Yok? Güzel. Çünkü benim de fikrim yok.
Araya Nick'in dalması uzun sürmedi.
"Kız arkadaşın emin ellerde."
"Ben sana gösteririm onu!"
Nick'i hala oturduğu sandalyesinden yere fırlatıp karnına tekme attı. Nick bu. Hemen toparlanıp garsonun tuttuğu tepsiden -içinde mango suyu olduğunu tahmin ettiğim- sürahiyi alıp Justin'in kafasından aşağı boşalttı. Wow! Bu fazla kaçtı galiba. Çığlık atıp durmaktan sesimin kısıldığını hissediyordum. Sesim.. kısılıyordu!
"Çocuklar! Durun! Sesim!" dedim fısıldayarak.
"Hey! Beni duyuyor musunuz?"
"Nick! Justin! Size. Söylüyorum. Salaklar."
Sesim. Beni. Resmen. Hayattan. Somutlamıştı.
Dipnot: Amaaaan canım n'olcak? 2 güne geçer canımın içi.

ŞİMDİ OKUDUĞUN
Slow Down [Selena Gomez Fan Fic.]
FanfictionBir insan; Size kızıyorsa, dünyanın en iyi insanı dahi olsanız da bir neden bulabilir. Aynı şekilde bir insan; Sizi affetmek istiyorsa, dünyanın en kötü insanı bile olsanız bir mazaret bulabilir. Aradaki fark; Sizin iyiliğinizle ya da kötülüğünüzle...