Erler İslamköy’den Ardos gitmek üzere yola çıktılar. Uzun bir süre yürümüşlerdi. Hiç konuşmamışlardı. Ancak Faik Çavuş’un sızıları artmaya başlamıştı. Beynindeki sızı gönlüne ulaşmıştı. Ne zamandan beri suskun bir şekilde duran “Kaç buradan kurtul!” diyen nidalar kulaklarında çınlıyordu. Gözlerinin önünden Balkanlardan çekiliş gitmiyordu. Faik Çavuş içindeki sese öfkeyle bağırdı: “Ben donmayacağım!” Erler Faik Çavuş’a bakınca Çavuş utandı. “Yok, bir şey. Siz bana bakmayın.”dedi.
Manga erleri yine çavuşlarına baktılar. Gözlerinde koyu bir endişe vardı. Çavuşları kendi kendine konuşmaya başlamıştı. İşte bu iyi bir şey değildi. Faik Çavuş bu kez onlara aldırmadı. Başını eğdi ve yürümeye devam etti. “ İnsanın içindeki idealler hangi şartlarda olursa olsun küllenmez.” Bu itiraz ediş İçindeki alaycı sesin iyice yükselmesine neden oldu. “Boş versene… Kimler ne idealler ve ne ümitler ile ortaya çıktı. Ama çoğu bu idealleri sonradan unuttu… Faik Çavuş, Şunu aklına sok ki, sende ideallerini unutacak ve unutulacaksın.”
“-Unutmayacağım! Beni unutmayacaklar.
Faik Çavuş öfkeyle dizlerinin üstüne çöktü. Ellerini açıp haykırdı.
“-Beni unutmayacaklar! Ne beni nede bizleri! Sarıkamış’a yürüyenleri, akıbetimiz ne olursa olsun unutmayacaklar!
Yorulmuş gibi soluk soluğa konuştu:
“-Merak etmeyin bizi unutmayacaklar.”
Ziver Faik Çavuş’a yaklaştı. “-Unutmayacaklar çavuşum. Haydi kalk.” Dedi.
Faik Çavuş günlerdir süren bu yolculuktan dolayı yorulmuştu.
Uzun süren yolculuk sırasında hep geçmişi düşünüyordu. Asker arasın da yürürken, Balkanlar’dan o hızlı çekilişi gözlerinin önüne getiriyordu. Artık mecalinin kalmadığını, gidemeyeceğini adım atamayacağını sanıyordu. İşte bir deli krizi yeniden göstermişti. Ne yapacağını bilmez halde ayaklarını sürüye sürüye giderken aklı “kaç buradan kaç” diyordu. Yürüyüş kolu uzayıp ta tepeye doğru ilerlemeye başlayınca eratın yüzüne bir kırbaç misali vuran zem beri almış, iki adım ötesini göremez olmuştu. Faik Çavuş’un biri tarından çekildi. Düşe kalka, bayır aşağıya doğru iniyorlardı. Erler yerde yuvarlanıyor. Düşenlerin bazıları tekrar kalkamaz oluyorlardı. Bu kez kulaklarında gülünç sesini işitti. “Nereye gidersen git ölüm peşini bırakmayacak!” Faik Çavuş yerden kalktı ve hızla koşmaya başladı. Kaçmak istiyordu ama artık parmağını kıpırdatacak gücü bile kalmamıştı. Her şeyi sanki kabullenmiş gibi mırıldandı.”Bitti, umudum, hayalim her şeyim.”
Kadir Ağa kızağı çeken atlara bir iki kırbaç vurdu. Kızağın giderken birden taşın üstünden geçmişte devrilecekmiş gibi olması kızaktakileri korkuttu. Geriye doğru yürüdü. Kızağın neye çarptığını merak ediyordu. İki uzun bacak duruyordu. Şaşırdı. Erin üzerindeki karları temizledi. Nabzını yokladı. Yaşıyordu. Kadir Ağa kızını çağırdı. Zehra erin yüzüne dikkatle baktı. O arada Faik Çavuş gözlerini araladı, “Öldüm mü?” dedi. Zehra gülümsedi “Hayır” dedi. Onu da kızağa aldılar. Faik çavuş bir tüfek aldı. Sonra Zehra’nın uzattığı yoğurdu aldı. Alırken de Zehra’nın yüzüne baktı. Kendisini bulduklarındaki o gülümseme yine vardı. Faik Çavuş’un hüznü daha da büyüdü.”Artık çok geç. Ben ki hep uçurumun kenarlarından hayata dönmüşüm. O ise nadide bir çiçek. Gonca bir gül... Hayat ne garip. Ben hayatın bu sevdalı yüzünü hiç bilmedim. Hayatın en acılı en korkunç yüzünü gördüm yıllarca.” Geceye doğru bir köye bir girdiler. Ama köyde kimseler görünmüyordu. Köy adeta terk edilmiş gibiydi. Evlerden birine yerleştiler. Sonra tüfeğini alarak evin sofasına geçti. Geceyi orda geçirip nöbet tuttu. Sabahta yola koyuldular. Bir süre yol aldıktan sonra uzaktan tek sıra halinde yürüdüğü belli olan erleri görünce Faik Çavuş’un yüreği pır pır etti. Artık ait olduğu yere gidecekti. Sesi titreyerek “Kadir Ağam karşıdan gelenler bizim askerimiz. Hazır çok fazla uzaklaşmadan bende onlara katılayım.”dedi.
“Ne diye bilirim ki yiğidim görevin büyük.”dedi, Kadir Ağa. O sırada konuşmayı sessiz bir şekilde izleyen Zehra cesaret edip konuşmaya katıldı.”-Bizimle gelsen.”
Faik Çavuş beklemediği bu teklif karşısında ne diyeceğini şaşırdı. “Gitmeliyim.”Faik çavuş uzun ve yorucu yürüyüşten sonra Oltu’ya zar zor girdi. Biraz sonra yanına Ziver geldi. Bir avuç kuru üzüm uzattı. Faik Çavuş aç değilim dedi.
—Hiç fark etmedin mi?
—Neyi?
—Kaputumu.
—Çok kalın bir şeye benziyor
—Evet. Bir erden para karşılığı satın aldım.
—İyi üşümezsin artık.
—Bak çavuşum bu kaputu sana vermek istiyorum. Aslında Senin için aldım.
—Olmaz öyle şey!
—Çavuşum!
—Dedim ya olmaz öyle şey!
—Peki, ben ölürsem, şehit olursam ya da dağ başında donarsam, bu kaputu sen giyeceksin tamam mı? Üzerimden alacak ve giyeceksin.
—Haydi, git işine Ziver.
—Çavuşum…
—Haydi, kimin ölüp ölmeyeceği belli olmaz.
—Diyelim ki ben öldüm. Bana söz ver. Bu kaputu giyecek birçok er var. Söz ver bana çavuşum. Haydi söz.
—Peki söz.
—Hah şöyle.
—Sen delisin Ziver.
—Elbette, yiğidim çünkü. Bizim orada atın iyisine doru, yiğidin iyisine de deli, derler.
Oltu toplanma merkezi halini almıştı. Faik Çavuş’unda yer aldığı manga 32.Tümen’e dâhil edilmişti. Üstelik bu kez mangaya bir top bir top arabası ve arabayı çekmek içinde iki at zimmetlenerek verilmişti.
