5. Bölüm - SALDIRI

119 4 3
                                    

  'Senin suçun! Bunların hepsi senin suçun!' dedim hışımla gemiden çıkarken. İki koşarak peşimden geliyordu. Geriye döndüm ve 'Peşimden gelirsen dişlerini kırarım.'dedim. Çok sinirliydim ve tek kelime ederse kuralları çiğneyip onu pataklayacaktım. Yaklaştı ve beklediğim şeyi yaptı.
'Özür dile-' Ağzını açar açmaz burnuna yumruğu indirdim. Eliyle kanayan burnunu tuttu ve konuşmaya devam etmeye çalıştı. İkinci yumruğu da karnına attım. Sinirlendi ve ben üçüncü yumruğu atarken elimi tutup beni çevirdi ve ellerimi kenetleyip beni kilit pozisyonuna aldı. Kımıldamaya çalıştım ama benden daha güçlüydü. Bende geriye doğru kafa attım. Acıyla inledi ve beni bıraktı. Sanırım burnunu kırmıştım. Tam bir yumruk daha atacaktım ki Bayan Mavi 'Bu kadar yeter.'dedi. Bu sesten her zaman ürkmüştüm çünkü Bayan Mavi en otoriter olan eğitmenimizdi. 'Bunun için ceza alacaksınız.'dediğinde elimde olmadan titredim çünkü ceza odasından nefret ederim.
  Ceza almak yapabileceğimiz en kötü şeydir. Bizi bir odaya tıkarlar. Küçük odanın karşı duvarı tamamen spotlarla doludur ve hepsini birden açarlar. Işık öyle güçlüdür ki gözlerinizi sıkıca kapatsanız bile aydınlıktır ve gözlerinizin kanayacağını sanırsınız. Ama baş etmesi en kolay olanı ışıktır. Ses daha kötüdür. Spotlar fazla voltajdan vızıldarken ses kulaklarınızı yırtarcasına beyninize ilerler. Odadan çıktığınızda kulaklarınızdaki uğultu birkaç saate, şiddetli baş ağrınız ise birkaç güne ancak geçer. En kötüsü ise sıcaktır. Lambalar yandıkça oda öyle sıcak olur ki giysileriniz bir süre sonra terden vücudunuza yapışır ve derinizin bir parçası haline gelir. Cilt yanıklarınızı en aza indirmek için odanın en köşesine gider ve sırtınızı ışığa dönüp büzülürsünüz. Fazla ağır bir ceza gibi dursa da sanırım 20 tane ergeni kuzu gibi yapmakta işe yarıyor.

Ceza odasından çıktığımda kendimi odama attım. Islak giysilerden kurtuldum ve öylece yatağa uzandım. Uyumaya çalıştım ama On dördün kanlar içindeki görüntüsü aklımdan gitmiyordu.
 
  Kamp yaptığımız gecenin sabahı Beş ve On dört çadırı ve eşyaları toplarken İki ve bende kalan birkaç işi tamamlamak için gölün etrafında gezindik. Gölün sıcaklığını ve buharlaşma oranını ölçüp yanımızda getirdiğimiz fanus şeklindeki çantaya gölden su doldurduk. Sonra birkaç balık ve su böceği örneğinin yanında gölün dibinden toprak örneği de alıp işimizi bitirdik. Tam kamp alanına dönüyordum ki İki beni durdurdu. 'Biraz daha kalalım. Manzara çok güzel.'
'Gitmemiz lazım.'dedim ama beni çekip oturttu. Sessizce biraz oturduktan sonra kalktım.' Haydi artık dönelim.'
'Neden benden bu kadar kaçıyorsun?'dedi.
'Çünkü hiç susmuyorsun.'dedim. Önümü kesti. 'Neden bana karşı bu kadar hırçınsın?' Cevap vermedim. Onu kenara itip yürümeye çalıştım ama yine önümü kesti. 'Çekil yolumdan.'dedim. Yine aynı şeyi yapıyordu ve ben bana her yakınlaşmaya çalıştığında olduğu gibi rahatsız hissediyordum.
'Bana cevap verene kadar olmaz.'dedi. Gözlerimin içine bakıyordu.
'Bu hallerinden sıkıldım artık. Elimi tutuyorsun, bana iyi davranıyorsun. Değişiyorsun. Ama kalın kafan almıyorsa bir kez daha hatırlatayım bunların hepsi yasak.'dedim.
Bir şey söylemek için ağzını açtı ama On dördün acı dolu haykırışı havada yankılanınca kamp alanına doğru son sürat koşmaya başladık. Alana vardığımızda On dördün bacağı kanlar içindeydi ve Beş de korkudan şoka girmiş, gözleri sırılsıklam bir halde etrafına bakıyor; okunu atmak için hazır bekliyordu. On dördün yanına çöküp kanayan bacağına bakarken 'Beş ne oldu burada?'diye haykırıyordum ama Beş tepkisizdi. On dördün bacağında şimdiye kadar gördüğüm en büyük diş izleri vardı. Öyle derinden ısırılmıştı ki bacağındaki kırık kemikleri bile görebiliyordum. O kadar hızlı kan kaybediyordu ki daha bir dakika bile olmadan dizlerim yerdeki kandan ıslanmıştı. İki Beş'i sarsıyor, kendine getirmeye çalışıyordu. 'İki ilk yardım çantasını getir.'dedim. Morarmış bacağa baktım. Diş izleri çok derindi, turnike yapmazsam kan kaybından ölecekti. Belindeki kemeri çıkarıp becerebildiğim kadar turnike yaptım. Kanı temizleyip yarayı sarıyordum ki arkamda bir şey hissettim. Geriye dönünce havada asılı beyaz sivri taşlar gördüm. Ne olduklarını algılayamadan başka bir taş havada uçup önüme düştü. Bir hırıltı sesi duydum ve ardından yavaş yavaş gözümün önünde belirmeye başlayan yaratığa dehşetle baktım. Havada asılı olan taşlar değil yaratığın dişleriydi. Yaratık bana yaklaşana kadar şeffaftı; Beş taşı atınca kuyruğundan başlayarak rengi değişmiş, gerçek hali ortaya çıkmıştı. Zırhlı derisi, kısa bacaklarıyla timsaha benziyordu ama kafası bukalemunu daha çok andırıyordu. Dişleri öyle büyüktü ki çenesi öne doğru genişliyordu. Bu dehşet verici hayvan yavaşça bana yaklaşmaya devam ediyordu. Kımıldamadan duruyor titrememi bastırmaya çalışıyordum ki Beş olabilecek en aptalca şeyi yapıp hayvana bir taş daha attı. Sinirlenen hayvan bir anda saldırıp çenesini uzattı. İlk yardım çantasını siper yaptım. Hayvan çantayı ağzından çıkarmaya çalışırken ayağa kalktım ve ilk bıçağımı fırlattım.

Bıçak derisinden sekip yere düştü. Kesemiyorsak nasıl öldürecektik ki? 'Hiçbir şey işlemiyor.'dedi Beş korkudan kekeleyerek. O sırada gölden iki hayvan daha çıktı. Sırt sırta vermiş  saldırmalarını bekliyorduk. 'Kesemiyorsak bizde  vururuz.'dedim. Cesaret vermeye çalışıyordum. Bayılmak üzere olan Beşin elinden yayı aldım ve ilk saldıran hayvana sertçe vurdum. Yay metal olduğu için bu hayvanı biraz sersemletti. İkincisini ıskaladım ve hayvan yerde yatan On dörde yöneldi. Ben engelleyemeden göğsüne birkaç diş atmayı başardı. Hayvana yayla vurdum ve hayvan ters döndü. O zaman hayvanın sadece üst kısmının zırhla kaplı olduğunu, bacaklarının arasının pespembe et olduğunu gördüm. Bıçağı saplayıp aşağı doğru çektim ve çırpınan hayvanın göğsünü boydan boya yardım. Geriye döndüğümde İkinin diğer hayvanın ağzına elektrik bombası attığını ve hayvanın çarpılıp öldüğünü gördüm. Üçüncü hayvan ortalıkta yoktu. Korkudan beş dakika boyunca tetikte bekledik.
 
  Hiçbir şey olmayınca ağlayarak on dörde döndüm ve göğsünü inceledim. Bacağı kadar kötü olmasa da kanıyordu ve derisi tamamen yüzülmüştü. Titreyen ellerimle göğsünü sardım ama düğümü atamıyordum. İki sargıyı ellerimden aldı ve düğümü attı. Sonra Beş'e dönüp 'Git yardım çağır.'dedi.

  Daha sonrası tahmin edeceğiniz gibi. Yardım geldi, On dört ve Beş hastaneye kaldırıldı. ( Beş de ufak bir yara almış ama o anda fark etmemişiz.)

  Suçluluk duyuyordum. Eğer İki beni saçma sapan şeylerle oyalamasaydı onlar daha saldırıya uğramadan toparlanıp gemiye dönebilecektik. Eğer daha erken dönseydik sorun çıkmayacaktı. Eğer acele etseydik On dört yaşam savaşı vermeyecekti. Hastanede On dördün kapısında beklerken yanıma gelen İki' ye çıkışmam ve ceza almam da bu yüzdendi.   

  On dördün iyileşmesi için dua ederken uyuyakaldım.

 

NARSUSHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin