Uyandığımda kendimi bomboş bir duvar yüzeyine bakarken buldum.
Neydi bu?
Tavan.
Tavan olmalıydı.
Kafamı sağa sola çevirip etrafı inceledim.
Ortam tamamen tanıdıktı.
Odamdaydım.
Evet, yatağımda uzanıyordum.
Zihnimdeki taşlar yerlerine oturmaya başlıyordu. En son kamçılı maymunların saldırısına uğramıştım. Yaşadıklarımı hatırlayınca irkildim. İrkilince bütün vücudum sızladı. Çok uzun zamandır bu yatakta yatıyor olmalıyım diye düşündüm çünkü hareketsizlikten heryerim uyuşmuş, bütün etlerim acıyıp sızlamaya başlamıştı. Kalkmam gerek düşüncesiyle doğrulmaya çalıştım ama başaramadım. Kendi başıma kalkmayı başaramayacak kadar bitkindim. Yeniden etrafa göz gezdirip birilerini aradım ama odada kimse yoktu. Mecburen kendim kalkacaktım. Yapabilirsin, dedim kendi kendime. Önce kollarını bük, sonra dirseklerine dayanarak boynunu ve omuzlarını dikleştir, sonra ellerinden yardım alarak biraz daha dik konuma gel ve kıçını birazcık yukarıya çekmeye çalış.
Azıcık da olsa dik konuma gelmeyi başarmıştım. Gerçi bayağı acılı olmuştu ama daha iyi hissetmiştim. Şimdi odanın karşısını da görebiliyordum. Karşıda da kimse yoktu. Kimse başımda beklemiyor mu, ne biçim hasta bakıyorlar böyle, diye düşündüm ve birazcık üzüldüm. Hasta deyince ne halde olduğumu merak ettim. Üzerimdeki örtüyü sıyırınca şok geçirdim. Göğsüm, iki kolum ve iki bacağım komple sargıdaydı. 'Öldün ve seni mumyalıyorlar kızım.' dedim ve dengesiz halimin bir ürünü olarak kıkırdadım.
Sonra kalkma ve yürüme dürtüsüyle rahatsızca kımıldadım. Bacaklarımı oynatma çalışması yapıyordum ki odaya On iki girdi.
'Hey, uyanmışsın. Bir haftadır bilincin gidip gidip geliyordu. Şimdi nasılsın?' dedi ve bir sandalye çekip yanıma oturdu.
On iki iyi biridir. Yani beraber büyüdüğümüz süre zarfında pek konuşmadık ama o benim yabaniliğimden kaynaklanıyor. Gruplara ayrılınca mecburen konuşmaya başladık ve onunla arkadaş olabileceğimi fark ettim. Sıcakkanlı biri ve çok da nazik. Benim tam zıttım oluyor. Onun yanında ilk küfrümü ettiğimde benim yerime utanmıştı ve yüzü kıpkırmızı olmuştu. Genel olarak yakışıklı diyemeyiz ama çirkin de değil. Gözleri çekik, yani çinli ya da japon olduğunu tahmin ediyorum. Nereli olduğunu bilmiyorum evet çünkü dünyada ülke sınırları ya da din, dil, ırk ayrımları çok uzun zaman önce ortadan kalktı. Eğer giderek nesliniz tükeniyorsa emin olun böyle şeyler önemini kaybediyor. Sadece bir araya toplanıp hayatta kalmaya çalışıyorsunuz.
'İyiyim sanırım.' dedim. Hala bu kadar hasarı nasıl aldığımı anlayamıyordum. 'Bana ne oldu?'
'Onu sen anlatırsın diye umuyorduk aslında.' dedi ve gülümsedi. 'Ama fiziksel hasarı soruyorsan o bayağı fazla. Kırık kaburga, kırık bacak, çatlamış bacak, kırık kol ve çıkık bir omuz. Tedavin bayağı sürdü.' dedi. Konuşurken halime üzüldüğü belliydi.
'Kaburgamın kırıldığından emindim zaten. Ama diğerlerini fark etmemiştim. Beni nasıl buldunuz?' dedim. Nefes alırken göğüs kafesimin çürümüş bir yere dokunur gibi acıdığını o zaman fark ettim.
'Ormandan çıkarken senin grupta olmadığını fark edince geriye dönüp aramaya başladık. Uzun süre bulamadık ama kuş olup uçmana da imkan yoktu. Biraz dikkatli bakınca oyuğu fark ettik. Şelaleyi geçip seni aradık ama yoktun. Sonra dürbünlerle adayı inceledik. Sen yerde ölü gibi yatıyordun. Bizde yüzerek adaya çıktık ama yaralıydın ve seni uyandırıp yüzdüremeyeceğimizi fark edince Bay Mor araca dönüp araçla gelmeyi önerdi. O araca gidince geriye kalanlarımız da seninle ilgilendiler. Yaralı olduğunu görür görmez tetikte beklemeye başlamıştık bile ve kuyruklu maymunlar tarafından saldırıya uğramamız çok sürmedi. Bir süre savaşmaya çalıştık ama kuyrukları çok güçlüydü ve savaşmamızı imkansız hale getiriyordu o yüzden de gaz bombaları kullandık. Hayvanlar kaçtığı sırada şansımıza Bay Mor da gemiyle geldi ve hepimiz gemiye binip uzaklaştık.'
'Başka yaralanan var mı?' diye sordum. Saldırıya uğradık, dedikten sonra kendi yaşadıklarım aklıma gelmiş ve başkalarının benden daha kötü durumda olmasından korkmuştum.
'Üç kişi. Ama merak etme şimdi iyiler. En kötü halde olan sendin.' dedi. Rahatlamıştım. Genel durumu öğrenince kalkmak ve yürümek isteğim daha da artmıştı.
'Yürümeme yardım eder misin?' diye sordum. On iki kaşları çatık, elleri belinde, tam bir anne modunda konuştu. 'Kalkmamalısın. Dinlensen daha iyi.' dedi. Haline güldüm ama sonra ciddileşip
'Yardım etmeyeceksen kendim kalkarım. Hem ben çok açım.' dedim.
'Tamam tamam. Haydi bana tutun.' dedi. Kolumu omzuna dolayıp ayaklarımın üzerine basınca bir an başım döndü ama sonra yavaş yavaş yürümeye başladım ve bu bana çok iyi hissettirdi. Odadan çıkıp, yemek yiyip oturduğumuz salon benzeri alana ilerledik. Beni oturtup yiyecek bir şeyler hazırlamaya başladı. ' Biliyor musun, sen uyurken bir tahıl cinsi bulduk. Eğer başarabilirlerse gemidekiler bundan un yapmaya çalışacak. Hem senin bulduğun şu meyve var ya? Adına Vampir Ziyafeti koyduk ve sanırım o da yenilebiliyor. Kıvamı aynı reçel gibi. Şansımız yaver giderse ileride Narsus usulü reçelli ekmek bile yiyebiliriz belki.' dedi son havadisleri vermeye can atarak. Sonra önüme bir tabak et ve bir kutu konserve sebze koydu. 'Ama şimdilik bunlarla idare edeceksin.'
'Şikayetçi değilim.' dedim ve yiyeceklere iştahla yumuldum. Ben yemeği ellerimle yememek için büyük çaba sarfederken karşıma oturup ciddileşti ve 'Peki sana ne oldu?' diye sordu. Çektiğim acıyı ve yerde iki büklüm nefes almaya çalışmamı hatırlayınca yüzümü buruşturdum ve mümkün olduğunca kısa tutarak bir açıklama yaptım.
'Aynı hikaye. Oyuğu buldum, adaya çıktım, sonra o sarı, kuyruklu maymunlar saldırdı. Biri kuyruğuyla sırtıma vurdu, sonra kuyruğuyla kaldırıp ağaca savurdu, sonra da kollarımdan ve bacaklarımdan yakalayıp havada çekiştirdiler. Sonrasını hatırlamıyorum. Sanırım bir iki kere daha ordan oraya savurup yere atmışlardır.'
'Böyle bir ders beklediğimden de ağır oldu ama umarım bir daha gruptan uzaklaşmaman gerektiği konusunda hemfikirizdir değil mi?'
Gelen Bay Mor'du. Ve ekibin geri kalanı. Herkesin uyandığıma ve iyi olduğuma sevindiğini söylediği bilindik kısmı geçtikten sonra hikayenin özetini onlara bir kez daha geçtim ve sonra oturup birlikte yemek yedik.
Ortamda yaralı var, kasvetini dağıtmak için 'Bugün ilginç birşeyler buldunuz mu?' diye sordum. Bir haftadır yatıyor olmak ve dışarıdaki yeni şeyleri görememek canımı sıkmıştı.
'İnanamazsın!' dedi On dokuz heyecanla. 'Kocaman kanatlı hayvanlar bulduk. O kadar büyükler ki üzerlerine binip uçabilirsin bile. Yusufçuk böceğine benziyorlar. Tül kanatları ve tüylü bir bedenleri var. Üstelik zekiler. Kimin tehditkar bir şekilde, kimin sevecen bir şekilde yaklaştığını anlıyorlar. Mesela bugün benim onları sevmeme izin verdiler ama On iki korkuyordu o yüzden ondan kaçtılar.' On dokuz'un hayvanları çok sevdiği anlaşılıyordu çünkü bahsederken gözleri ışıl ışıldı. Gerçekten de sevimli olmalılar diye düşündüm.
'Bende görmek istiyorum.' dedim.
'Olmaz canım, sen bir hafta daha bu gemiden çıkmıyorsun.' dedi Bayan Sarı.
'A-'
'Ama sen iyisin, bir şeyin yok vesaire vesaire... Sarı haklı Yedi. Senin sırtın sandığından da kötü durumda. O yüzden iyileştiğinden emin olmamız gerek. Şimdi bana çıkmayacağına söz mü vereceksin yoksa odanın kapısını kilitlemem mi gerek.' diyerek sözümü kesti Bay Mor.
Bir an için yine itiraz edecektim ama yine titreyerek nefes almaya çalıştığım ve içime giren her hava zerresinin ciğerlerimi yakıp kavurduğu aklıma gelince daraldım. Odamın kapısı kilitli olursa havasız kalmış gibi hisseder ve rahat olamazdım. O yüzden 'Söz veriyorum Bay Mor dışarı çıkmayacağım.' dedim.
Gece yarısı aniden uyandım çünkü çok çılgın ve güzel bir rüya gördüm. Rüyamda devasa bir yusufçuğun üzerinde uçuyordum. O kadar özgür ve mutluydum ki beş yaşımdan beri ilk kez huzur denen duyguyu hissediyordum. Yusufçukla gezegenin dışına çıkıp uzay boşluğunda uçmuştuk.
Keşke hiç sormasaydım, diye düşünerek yataktan kalktım. Bir bardak su içip salon benzeri yere geçtim. Bir süre ileri geri yürüdükten sonra dayanamayıp çıkmaya karar verdim. Direkt çıktım çünkü biliyordum ki giyinmek gibi şeylerle uğraşsaydım düşünmeye vaktim olacaktı ve düşünmeye vaktim olsaydı da Bay Mor'u üzmemek için vaz geçecektim.
Bay Mor gerçekten de bana güvenmişti. Öyleki bırakın odamın kapısını, aracın çıkış kapısını bile kilitlememişti. Vicdanım sızladı ve bir an için geri dönmek istedim ama merak duygusu vicdanıma baskın çıktı. Hem tehlikeli olmadıklarını On dokuz kendisi söylemişti. Bu sefer sıçıp batırmazsam onlar uyanmadan dönmüş olurum, diyerek gece karanlığında ilerlemeye başladım.
Beş yüz metre kadar ilerleyip bir açıklığa ulaşınca nihayet hayvanları buldum. Gerçekten de kocaman, tülden kanatları vardı. Yeşil kırmızı tüyleri, narin bir vücutları ve sevimli yüzleriyle o kadar tatlılardı ki insanın hemen kanı kaynıyordu.
Birbirlerine sokulmuş uyuyan hayvanların yanına yaklaşınca bir iki tanesi uyanıp yüzüme baktı. Ben gülümseyek onlara bakıyordum o yüzden de biri hariç diğerleri kafalarını mahmur bir şekilde bir iki kez sallayıp yeniden uyumaya başladılar. Bir tanesinin ilgisini çekmiş olmalıydım ki dikkatle bana bakmaya devam ediyordu. Yavaş yavaş yaklaşmaya başladım. Tam karşısına gelince gözlerini üzerime dikip küçük bir köpek yavrusu gibi şirin şirin bakmaya başladı. En ufak korku duymadan elimi uzattım ve hayvanın yeşil kırmızı tüylerini okşadım. Hayvan memnuniyetini belli edercesine, 'gıırr' der gibi yarı gülmeyi andıran bir ses çıkardı. Bende güldüm ve bir süre okşamaya devam ettim. Sonunda yapmak için geldiğim şeye cesaret edip üzerine çıkmak için hamle yaptım. Hayvan çıkmama izin verdi. Ben hayvanın sırtına yerleşip başına doğru uzandım ve 'Keşke gerçekten de beni buralardan uçursaydın.' dedim.
Söylediğimi anlamış gibi biraz kıpırdandı, ayaklarının üzerine kalkıp pozisyon aldı ve devasa kanatlarını açıp havalanmaya başladı. Korkudan hayvanın tüylerine sıkı sıkıya yapışmış halde 'Kötü fikirdi. Hayır hayır, boktan bir fikirdi.' dedim. Hayvansa korktuğumu anlamıştı ama beni indirmiyor, onun yerine havada sakince süzülüyordu. Rüzgar yüzümü ve saçlarımı okşarken ve gecenin karanlığında yıldızlı gökyüzünde uçarken bir anda inanılmaz rahatlamaya başladım. Bütün kaslarım gevşemiş, bütün ağrılarım ve acılarım yok olmuştu. Bütün düşünceler kaybolmuştu. Sadece boşluktaydım. Sadece süzülüyordum. Sadece özgürdüm. Sanırım huzur buydu.
Hayvanın başına eğilip tekrar okşadım ve 'Teşekkür ederim.' dedim. Hayvan bir kez daha gırladı ve biz gökyüzünde yönsüz, hedefsiz bir şekilde; gitmemiz gereken bir yer olmadan, sorumluluğumuz olmadan güneş doğana kadar uçmaya devam ettik.

ŞİMDİ OKUDUĞUN
NARSUS
Fiksi IlmiahSonunda gemimiz gezegene iniş yaptı. Yolculuğumuz 15 yıl sürdüğüne göre şu anda dünyada yıl 3128 olmalı. Umarım hayal meyal hatırladığım annem ve babam hala yaşıyordur. Ve umarım (çok mümkün olmasa da) bir 20 yıl daha yaşamaya devam ederler. Çünkü b...