kendimi bildim bileli hep bir şeylerin oluşması için bir nedene ihtiyaç duyulduğunu, ihtiyaç duyulan şey olmadığı müddetçe o şeyin oluşamayacağını düşünmüştüm. kim bilir, belki de bundandır böylesine tepe-taklak oluşum. belki de sadece onunla tanışmış olmam, bilemiyorum. aslında sanat sağolsun, alışkındım ben güzelliklerle sarsılmaya. ama böylesini ne aklımın ne de yüreğimin beklediğini söyleyebilirim.
tanışmamız o 11, bense henüz 10 yaşımdayken olmuştu. ailelerimiz lisedeyken tanışmış ve arkadaşlık bağları evlenene kadarla kalmamış, biz yani çocukları doğup da büyüyene kadar aynı şekilde sürdürmeye devam ettirmişler. daha önce küçükken de bizi oynamamız için bir araya getirmeye çalışmışlar ama benim bir yerleri boyamamam ile ilgili aldığım uyarılar ve kaori'nin bulunduğu her yerde uyuyup bir türlü uyanamıyor oluşu her denemelerini başarısızlıkla sonuçlandırmış, bizim arkadaş olmamız için uğraştıkları emeği boşa çıkarmıştı.
ta ki kaori ve ailesi bir ilkbahar sabahı bize kahve içmeye gelene kadar. onu o gün evimizdeki çeşitli müzik aletleriyle dolu olan odada piyanonun başında görene kadar kendisinden haz ettiğim pek söylenemezdi. haz etmeme sebebim onunla konuşmaya çalıştığım her an gözlerini yavaşça kapatıp uyuyakalmasıydı. sadece yanaklarındaki çilleri ve grimsi mavi renge sahip olan gözlerini ilginç bulurdum. farklıydı, farklı olması güzeldi. çekingen bir tavırla piyano tuşlarına basıyor, her basışında etrafı kolaçan edip birileri duydu mu diye bakıyordu. bir süre sonra tanımlayamasam da belirli parçalar olduğunu tahmin ettiğim düzenli notaları çalmaya başladı. üzerinden bir yarım saat geçmedi ki birden durdu. ve böylelikle, tanışma hikayemizin başlangıcını başlatacak olan o adımı atarak çok yüksek olmayan bir ses tonuyla seslendim ona.“ hey, söylesene neden durdun?” sesimi işittiği gibi çevirdiği kafasıyla gözlerini açarak bana baktı. ardından yavaşça ayağa kalktı ve bana doğru adımladı.“ üzgünüm, izinsiz dokunmamam gerekirdi. sadece çalmayı gerçekten çok istemiştim.” ellerimi sorun yok dercesine havaya kaldırıp ben de ona doğru adımladım.“ bu sorun değil. zaten güzel çalıyorsun.” dedikten sonra kendin gibi diye düşünmeden edemedim. çünkü onu dikkatle incelediğimde güzel olanın sadece gözleri olmadığını söylemek çok da zor değildi. yukardan at kuyruğu yaptığı sevimli bronz renge sahip saçları da oldukça güzeldi. küçük olmasa da zarif ince elleri, belli belirsiz aldığım hafif vanilya kokusu. acaba gülümsediğinde nasıl görünüyordu.“ teşekkür ederim, bir de durma sebebim bileklerimin ağrımasaydı.” bu kadar yanında olmasaydım yüksek ihtimalle duyamayacağım ses tonuyla bakışlarımı yine gözlerine çevirdim.“ anlıyorum, peki başka bir gün yine çalmak ister misin?” bu kez o da gözlerini bana çevirdi. umutla parlayan gözleri pek güzeldi.“ tabii isterim, sen ne zaman istersen senin için çalabilirim.”
annemlerin gülüşme sesini işittiğimde neye güldüklerine normalde bakmayacaktım çünkü o an sadeceyle kaori'ye bakmak, onunla konuşmak ve onu tanımayı istiyordum. ama kulağımı az önce kaori'nin çaldığı parçalara kıyasla rahatsız eden bu sese- pardon çığlığa karşı yapabildiğim tek şey gözlerimi sıkıca kapamak ve içime derin bir nefes çekmek oldu. kulaklarımı koruyamamıştım.. zavallı kulaklarımı koruyamamıştım. demek annemler sinirlenip bağırdığımda bu tarz bir şeye mâruz kalıyorlar.. uhm, bu cidden berbat.. annem kaori'nin annesinin kolunu çekiştirip âdeta haykırarak“ ah tanrım inanmıyorum buna, sen de benim gördüğümü görüyor musun?” demesi üzerine kaori'nin annesi de açıkta kalan ağzını kapayıp annem konuşurken aynı sesine yansımış olan şaşkınlık ve mutluluk dolu o garip ses tonuyla konuştu.“ görüyorum ama idrak etmekte zorlanıyorum.. gerçekten de yukie ve kaori bir metreden daha az bir mesafe uzaklıkta ve ne yukie yüzünü ya da herhangi bir yeri boyamış ne de kaori ayakta uyuyor..” hafifçe başımı çevirdim ve onlarla bu mucizevi (?) olayın gerçekleşmesine olanak veren elverişli durumdan bahsetmek üzere konuşmaya başladım.“ aslında bütün bunların sebebi kaori'nin-” sözümü kesen kaori'nin ince parmaklarının arkadan t-shirt'ümü çekiştirmesi ve yavaşça başımı yukarı kaldırıp ona doğru döndüğümde başını iki yana sallamasıydı. bu durumdan bahsetmemi istemeyeceği ihtimali o an aklıma gelmemişti. ona bakıp kafamı salladım ve tekrar konuşmaya başladım.“ aslında ben sadece kaori'yi etrafta göremeyince endişelendim. yani benim gizli yerlerimden birinde uyuyup kalacağını ve onu bulamayacağınızı düşündüm. ve onu aramaya çıktım.” cümlemi bitirdiğimde yavaşça parmaklarını çekti. ardından boğazını temizledi ve kısık sesle konuşmaya başladı.“ ben de sadece etrafı dolaşmak istemiştim. ama sanırım burada kaydoldum.” yine de, annemler duyduklarından sonra abartılacak bir mevzu olmamasına rağmen hâlâ mutlulukları pek azalmamış birbirlerine bakıp gülmüşlerdi. daha sonra annem kaori'nin yanına gidip yüzünden eksilmeyen gülümsemesiyle elini omzuna koyarak sakin gibi görünse dahi heyacanın sesine yansıdığı bir vaziyette kaori'ye zaman isterse onu gezdirebileceğimi, kaybolmaması için yanında olacağımı söyledi. kaori'nin bakışları annemden bana ulaştığında gözlerime baktı. gülümsemeyerek hafifçe başımı salladım.

ŞİMDİ OKUDUĞUN
𝙣𝙤𝙩 𝙮𝙚𝙩 𝙥𝙖𝙞𝙣𝙩𝙚𝙙 𝙘𝙖𝙣𝙫𝙖𝙨 𝙖𝙣𝙙 𝙛𝙤𝙪𝙧 𝙜𝙧𝙖𝙣𝙙 𝙥𝙞𝙖𝙣𝙤
Random❝ 𝘺𝘰𝘶 𝘤𝘢𝘯𝘯𝘰𝘵 𝘦𝘴𝘤𝘢𝘱𝘦 𝘰𝘧 𝘵𝘩𝘦 𝘨𝘰𝘥 𝘱𝘭𝘢𝘺𝘭𝘪𝘴𝘵 𝘱𝘰𝘴𝘵 𝘮𝘢𝘭𝘰𝘯𝘦 - 𝘤𝘪𝘳𝘤𝘭𝘦𝘴 ❞