"Sizin dünyada insanlar," dedi Küçük Prens, "bir bahçede beş bin gül yetiştiriyorlar; yine de aradıklarını bulamıyorlar."
"Bulamıyorlar." dedim.
"Oysa aradıkları tek bir gülde, bir damla suda olabilir."
"Doğru," dedim.
Küçük Prens ekledi:
"Ama gözle...
Böylece çok önemli bir şey öğrenmiştim: Küçük prensin geldiğini söylediği gezegen olsa olsa bir ev büyüklüğündeydi! Bu beni çok da şaşırtmamıştı doğrusu. Çünkü bildiğimiz, isimleri konulmuş Dünya, Jüpiter, Mars, Venüs gezegenlerinin yanı sıra uzayda adı konmamış, bazıları teleskopla bile güçlükle görülebilecek kadar küçük yüzlerce gezegen olduğunu biliyordum. Gökbilimcileri bunlardan birini ilk kez görüp ortaya çıkardığında isim vermek yerine yalnızca bir numara veriyorlar. Örneğin "Asteroid 325" gibi. Küçük prensin geldiği gezegenin B-612 diye bilinen asteroid olduğu konusunda beni haklı çıkaracak ciddi bir nedenim var. Bu asteroidi ilk kez 1909 yılında bir Türk gökbilimci teleskopla gözlem yaparken görmüş.
Oops! Bu görüntü içerik kurallarımıza uymuyor. Yayımlamaya devam etmek için görüntüyü kaldırmayı ya da başka bir görüntü yüklemeyi deneyin.
Bu buluşunu hemen Uluslararası Gökbilimi Toplantısı'nda büyük bir heyecanla sunmuş, ama adamcağız şalvar, cepken ve fes giyiyor diye onun söylediklerine hiç kimse değer vermemiş. Büyükler böyledir işte.. Bir süre sonra bir Türk lideri herkesin Avrupalılar gibi giyinmesini zorunlu kılmış, hatta buna uymayanları ölümle cezalandıracağını söylemiş de, 1920 yılında aynıgökbilimci etkileyici ve şık bir giysiyle AsteroidB-612'yi tanıtabilmiş. Bu kez herkes ilgiyleizlemiş onun söylediklerini.
Oops! Bu görüntü içerik kurallarımıza uymuyor. Yayımlamaya devam etmek için görüntüyü kaldırmayı ya da başka bir görüntü yüklemeyi deneyin.
Şu anda size bu asteroidle ilgili bu kadar çok şey anlatabiliyor, numarasını filan söyleyebiliyorsam bu hep büyükler sayesinde oluyor. Büyükler sayılara bayılırlar. Yeni bir arkadaş edindiniz diyelim: onun hakkında hiçbir zaman asıl sormaları gerekenleri sormazlar. "Sesi nasıl?" demezler örneğin, ya da. "Hangi oyunları sever? Kelebek koleksiyonu var mı?" diye sormazlar. Onun yerine. "Kaç yaşında?" derler. "Kaç kardeşi var? Kaç kilo? Babası kaç para kazanıyor?" Ancak bu sayılarla tanıyabileceklerini sanırlar arkadaşınızı. Eğer büyüklere, "Güzel bir ev gördüm, kırmızı tuğlalı, pencerelerinden sardunyalar sarkıyor, damında ise kumrular var," derseniz, nasıl bir evden söz etmekte olduğunuzu bir türlü anlayamazlar. Ne zaman ki onlara, "Yüz milyonluk bir ev gördüm," dersiniz, işte o zaman size, "Oo, ne kadar güzel bir evmiş!" derler gözlerini koca koca açıp. Aynı şekilde onlara, "Küçük prensin güler yüzlülüğü, tatlılığı ve bir koyun istiyor olması, onun var olduğunu gösterir. Birisi bir koyun istiyorsa, bu onun varlığının kanıtıdır." derseniz size inanmazlar, dalga geçerler. Ama onlara, "Küçük prensin geldiği gezegenin adı Asteroid B-612'dir," derseniz, işte o zaman size inanıverirler ve sıkıcı sorular sormazlar.
Oops! Bu görüntü içerik kurallarımıza uymuyor. Yayımlamaya devam etmek için görüntüyü kaldırmayı ya da başka bir görüntü yüklemeyi deneyin.
Büyükler böyledir işte. Ama bunu onlara anlatabilmek olanaksızdır. Çocuklar büyükler karşısında her zaman sabırlı ve anlayışlı olmak zorundalar. Doğal olarak, yaşamı anlayan bizler için sayıların hiç önemi yok. Bu öyküye tıpkı peri masallarında olduğu gibi başlamış olmayı isterdim. "Bir zamanlar kendisinden birazcık daha büyük bir gezegende yaşayan küçük bir prens varmış. Bu prens bir koyun istiyormuş..." diyebilirdim örneğin. Yaşamı anlayabilenler için eminim bu çok daha gerçekçi bir hava verirdi öyküme. Hiç
kimsenin kitabımı özensizce okumasını istemem
doğrusu. Bu anılarımı yazarken çok üzüntülü
anlar yaşadım. Arkadaşım, koyunu ile birlikte
beni bırakıp gideli tam altı yıl oldu. Onu burada
anlatmaya çabalıyorsam, bu biraz da onu
unutmamak için. Arkadaşı unutmak çok üzücü
bir şey. Herkesin arkadaşı olmamıştır.
Arkadaşımı unutursam, kendimi o, sayılardan
başka bir şeye değer vermeyen büyükler gibi
hissederim sonra.
İşte yine bu amaçla bir kutu boya ve kalem
satın aldım kendime. Bu yaştan sonra resim
yapmaya kalkışmak benim için çetin işti
doğrusu. Hele altı yaşından beri tek yaptığım
resmin bir boa yılanının içten ve dıştan görünüşü
olduğu düşünülürse... Resimleri olabildiğince
gerçeğe uygun çizmeye çalışacağım tabii. Ama
başaracağımdan pek emin değilim açıkçası. Bir
resim fena olmuyor derken, bir ötekinin gerçekle
hiçbir ilgisi olmayıveriyor. Küçük prensin
boyunu çizerken de hata yaptığım oluyor; bir
yerde kısa, başka bir yerde uzun boylu çiziyorum onu. Giysilerinin rengiyle ilgili
kuşkularım da var. İşte böyle doğrulu yanlışlı da
olsa herhalde üç aşağı beş yukarı gerçeği
hakkında bir fikir vermeyi başarıyorumdur.
Bazı çok önemli ayrıntılarda hata yaptığım
da oluyor. Ama işte bu benim suçum değil.
Arkadaşım hiçbir zaman bana tam bir açıklama
yapmadı ki. Benim de kendisi gibi olduğumu
düşündü belki, kim bilir? Ama, şimdi açık
konuşalım, ben kutuların içindeki koyunları
göremiyorum. Belki de büyükler gibiyim biraz.
Büyümek zorunda kaldığımdan olacak.