çilekli pasta

415 47 10
                                    

Medya: Savaş.

"Bana ben Savaş değilim, der misin?"

Soru kalbime bir çığ gibi düşmüştü. Anlayacağını düşünmüştüm, bu ihtimal aklıma gelmişti ama delirmiş olma ihtimali bunun yanında bile daha mantıklı kalacağı için asla bu ihtimali seçeceğini bile sanmamıştım. Benim tanıdığım Umut mantıklıydı, zekiydi ama en çok nefret ettiği şey hayal kurmaktı. 

Ama o benim tanıdığım Umut değildi. Ona nasıl güvenebilirdim ki?

"Neden bahsediyorsun sen? Gerçekten kafayı yemişsin."

Sözlerimin nasıl birer yıkıcı güç olduğunu biliyordum ama Umut'a "ben Barış'ım" demek her şeyi karmaşık hale getirecekti.

Böyle iyiydi. Beni bırakıp giden,ardında asla haber vermeyen birisiydi, o kadar bencildi işte. Onun da benden hoşlandığını düşünmek en büyük hatamdı, anon bile yanılıyordu. Elimde tuttuğum telefonu yanıt beklemeden kapatırken kalbim bir kez daha ağrımıştı. Kendime biraz kahve yapmalıydım.

*

Tüm günü saçma salak komedi filmleri izlemeye çalışarak geçirmiştim ve şimdi de Çiğdem'in yanına akşam yemeğine gelmiştim. Kapıyı açmasını beklerken Savaş'ın evinin aslında ne kadar tatlı olduğunu düşünmüştüm. İstanbul'un orta halli bir mahallesinde, eski iki katlı dışı kırmızı bir Rum evinde oturuyorlardı. Dışarıdan mütavazi gözüken bu evin, hastaneden döndükten sonra, aslında içerisinin son derece lüks ve antika ama aynı zamanda da rahat eşyalarla döşendiğini görünce küçük çaplı bir şok yaşamıştım. 

"Oğlum arkadaşını davet edeceğini hiç söylememiştin." 

Antrede eğilmiş ayakkabılarımı çıkartmaya çalışırken karşıma dikilen bir siyah erkek terliğini kimin giyebileceğini dair tahminim vardı. Başımı kaldırmamla Umut'un yapay gülümsemesi ile karşılaşmam, tam ondan -yeni halinden- bekleyebileceğim gibiydi. Ayakkabılarımı bir köşeye atıp terliklerimi giyerken meraklı gözlerle bana bakan Çiğdem'e cevap verdim.

"Unutmuşum anneciğim." 

Bunları söylerken bakışlarımı Umut'un üstünden çekmemiş, bende ona gülümsemiştim.

Oyun istiyorsa alacaktı.

"Hadi sofrayı daha fazla uzatmayalım. Oğlum sende ellerini yıka, sofraya gel."

Salondan içeri girdiğimde ikisi aralarında gülüşerek konuşuyorlardı. Sofrayı, Çiğdem bildiğim kadarıyla Savaş'ın en sevdiği yemeklerle masayı donatmıştı. Oturur oturmaz dikkatini bana veren Çiğdem gülümseyerek konuştu.

"Umut'tan bana daha önce hiç bahsetmemiştin, hayatım?"

Çiğdem'e o an "sana Savaş kimden bahsetti ki intihar etti?" dememek için kendimi zor tuttum. Çoğu zaman oğlunu kaybettiği için ona iyi davranmaya çalışıyordum lakin bazen söylediği cümlelerle sınırımı oldukça zorluyordu. 

"Daha yeni arkadaş olduk ondan Çiğdem teyzeciğim. İş analizi dersimiz sağolsun."

"Yaa sorma." dedim anneme karşı güleryüzlü suratıyla konuşan Umut'a. Aslında Umut her zaman gülen birisi olmamıştı, ikimizde "somurtuk ikili" diye adlandırıldık hatta lisede, yine de bazı anlarda gülerdi. Demek isteidğim şu anki gibi değil, gerçekten gülerdi.

"E Umut ailen ne iş yapıyor?"

"Bir şirketimiz var Çiğdem teyze, lojistikle ilgileniyorlar."

"Anladım. Bizim Savaş'ı da babası gemi inşaat mühendisliği okuyorsun istiyordu. İyi ki vazgeçti."

Tam karşımda oturan Umut yanımda oturan Çiğdem'i oldukça dinliyor gibi gözüküyordu. Kim bilir aklından ne tilkiler dolanıyor diye düşünüyorken Çiğdem'in "oğlum kaşık getirmeyi unutmuşum" deyip mutfağa gitmesiyle baş başa kalmıştık.

"Burada ne arıyorsun?" buz gibi sesimle sorduğum sorunun aksine Umut soruma gülmüştü.

"Ne arayacağım, proje için geldim evinin yerini bilmiyorum."

"Burayı nasıl biliyorsun?" diye sordum, bu arada masada en sevdiğim şey olan, yani Barış olan benin en sevdiği şey olan çilekli pasta gözüme takılmıştı. Tam uzanıp bir çatal alacağım sırada annemin sofraya gelmesiyle bana kızması aynı anda olmuştu.

"Oğlum, napıyorsun? Senin çileğe alerhin var!"

Annem acele bir biçimde havada duran elime hafifçe vurmuş, çilek kısmı masaya düşmüştü. Bense haftalardan sonra ilk kez açık vermeninetkisiyle donakalmıştım. O zaman bu çilekli pastanın masada ne işi vardı...

"Özür dilerim Çiğdem teyze, ben bilmiyordum."

Umut başını sıkıntıyla kaşırken gerçekten canı sıkılmışa benziyordu. Çiğdem kızgınlığı geçmiş bir şekilde "nasıl bileceksin çocuğum" dedikten sonra çilekli pastayı Umut ile arasına almıştı. O saatten sonra sofrada sadece Umut ve Çiğdem'in havadan sudan konuşmasını dinlemiştim. Yemek bittiğinde Umut ile Savaş'ın bu evdeki nefret ettiğim renk -bordo- ile döşenmiş odasına çıktık.  Umut sırtındaki siyah sırt çantasını yere bırakıp tek kişilik yatağın üstüne otururken bense çalışma masasındaki sandalyeye geçmiştim. Bu projenin bitmesi için çoğunu kendim yapmıştım bu yüzden Umut'a yaptığım kısımları göstereceğim sırada, telefondaki gibi hüzünlü bir ses tonuyla konuşmasıyla duraksamıştım.

"Bir arkadaşım vardı. Sana benzediğini söylediğim hani."

O da duraksadı, bense devam etmesini ölesiye istiyordum. Dün gece beni ona söylemekte alıkoyan tek şey bu hayatında bir kez bile bana değer verdiğini hissettirmemiş olmasıydı. Herkes aksini söyleyebilirdi ama ben onun ağzından duymak istiyordum yoksa asla gerçeği ona söylemeyecektim.

"Bir yetimdi. Bu yüzden onunla tanışana kadar asla doğumgünü yalnız başına kutlanmamıştı. Onunla ilk tanıştığımda çok kötü bir haldeydim, yedi kez okuldaki davranışlarım yüzünden atılmıştım. Asabiydim, bir öfke bombası gibiydim."

"Sonra bir gün, doğumgünüm için annem istemediğim halde tüm arkadaşlarımı evime çağırmıştı. Onu da tabii. O gün benim pastam çikolatalıydı. Onun bir arkadaşına "en sevdiğinin çilekli pasta olduğunu ama yurtta çoğu çocuk çikolata pasta sevdiğinden nefret ettiğini" söylüyordu. Bende bir karar verdim ve annemlerden her yıl çilekli pasta istedim."

Umut'un gri cam gibi gözleri dolmuştu. Bana bakmıyordu, gözlerini duvardaki kitaplığa sabitlemişti. O an bildiğim hikaye ile gözyaşlarımı tutmaya çalışırken onu kollarımın arasına alıp sarmamak için kendimi zor tutuyordum.

"Özür dilerim, alerjin olduğunu bilmiyordum. Ben sadece... Barış'a benzediğin için seversin diye düşünmüştüm."

Umut gözlerini bana çevirirken gözlerimin dolmuş olmaması için milyonlarca kez dua ediyordum. 

"Ama senin o olmadığın bariz. Tanrım, delirmiş olmalıyım."

Uzanıp elimdeki dosyayı aldı, bir süre dosyaya baktıktan sonra ayağa kalktı ve hiçbir şey demeden ayrıldı. O gittikten sonra uzun bir süre olduğum yerde kaldım, aşağı inmek için ayağa kalktığım sırada kitaplıkta gördüğüm Küçük Prens ile neden onun inandığını anlamıştım.

Bu iyi, Barış. Bilmesi iyi olmazdı, geçmişi unutma.

O zaman niye kendimi bok gibi hissediyordum?

Barış bir süre sandalyesinde oturduktan sonra aniden kararını değiştirdi ve aşağı hızla inerek "nereye gidiyorsun?" diye soran Çiğdem'e bir şey bile diyemeden biraz önce evden ayrılmış, uzakta gözüken silüet ile koşabildiği kadar koştu. Yetiştiği iri yapılı bedene arkadan sarılırken gözyaşlarını engelleyemiyordu. 

"Seni seviyorum, haylaz çocuk."

Belki başka bir alternatifte böyle olabilirdi ama onun yerine Çiğdem'in yanına inip saçma salak bir komedi filmi izledim. 







yolun sonuna kadar [boyxboy]Hikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin