Bölüm 4

18 2 0
                                    


 Büyük bir salonun ortasında bulunan yuvarlak masaya oturdular. Hafif göbekli, orta boylu bir şef misafirlerini karşılamış, misafirleri yerlerine yerleştiğinde yardımcılarıyla birlikte yemek servisine başlamıştı.

 Mari, patronu Henry'nin hemen solunda oturuyordu. Kendi solunda ise şirket avukatları Dayton oturuyordu. Dayton ile uzun zamandan beri tanışıyorlardı. Üniversitenin ilk yıllarında üst dönemlerinde okuyan Dayton'ın ikiz kardeşi Dustin ile çıkmıştı. Mari, Dustin herkesten habersiz okulunu bırakıp yurt dışına çıktığında bile Dayton ile iletişimini kesmemişti. Kardeşinin hatasının bedelini ona ödetmek yanlış olurdu. Onu her gördüğünde bu talihsiz anısı aklına geliyordu. Ama Marianne, bununla başa çıkabildiğini ve ruh halini mimiklerine yansıtmadığını düşünüyordu. Eğer öyle olsaydı uzun süredir tanıdığı bu arkadaşı kesinlikle durumu anlar ve Mari'yi rahatsız ettiğini düşünerek ondan uzaklaşırdı.

 Dayton ile selamlaştıktan sonra gözü yine Y-BOT şirketinin yöneticisi Alexander'a kaydı. Esmer tene, keskin yüz hatlarına ve parıldayan gözlere sahipti.

 Kafasını Mari'nin baktığı yere çeviren Dayton arkadaşının kulağına eğildi. "Çok tuhaf, eskiden bu kadar gülmezdi. Onun hep ciddi bir patron olduğunu düşünmüştüm."

Mari arkadaşına dönerek sordu. "Onu tanıyor musun?"

 Kafasıyla onayladı Dayton. "Onlarla ikinci kez çalışıyoruz. Sen çalışmaya başlamadan önce ürünlerinden almıştık. Henry robotlarını beğenince reklamlarını yapmaya karar verdi."

 Mari şaşırmıştı, çünkü bunu ilk defa duyuyordu. Etrafındaki insanların konuşmalarına ve nesnelere dikkat etmediği için olabilirdi. Bir an dikkatli düşününce etrafında whY-BOT yazan robotlar aklına gelmişti. İçten içe etrafına olan bu kayıtsızlığı için kendine bir kez daha kızdı.

 Yemek beklenenden eğlenceli geçmişti. Diğer şirket zaten sürekli gülüyordu. Ama Mari kendi çalışma arkadaşlarının bu kadar güler yüzlü olabileceğini tahmin etmemişti.

 Yemekten sonra Kim'in eve bırakma ısrarlarını reddedip kendi gidebileceğini söylemişti. Açık havada biraz yürümek ve yediği lezzetli yiyecekleri sindirmek istiyordu. Biraz yürüdükten sonra geç saatlerde taksi bulmanın zor olacağını düşünerek eve geçmeye karar verdi.

 Eve geldiğinde ilk işi topuklu ayakkabılarından kurtulmak oldu. Ayakkabılarını çıkartırken gözleri yerdeki temizlik robotuna kaydı. Şirketlerinin anlaşmalı olduğu bir mağazadan üç taksitle aldığı bu robotta Y-BOT markasına aitti. Her yerde gördüğü markaya karşı bu kadar kör olması sinirlerini bozmuştu. Dikkatli biri olduğunu sanıyordu.

 Kafasını dağıtmak ve yorgunluğunu gidermek adına sıcak bir duş aldı. Daha sonra yatağına girerek telefonunu eline aldı. Biraz araştırma yapmasının onun için faydalı olacağını düşünüyordu. İlk aradığı şey ortak şirketlerinin adıydı. Y-BOT: 70'li yıllarda Japonya'da kurulan bir şirketti. Kısa sürede dünyaya açılmışlardı. Ana şirket kurulduktan 13 yıl sonra Amerika'da şube açmışlardı. Adını kurucusunun soyadı ve kuruluş amacı olan ürünlerinden alıyordu. "Klasik," diye düşündü. Daha sonra yöneticileri aramaya başladı. Arama motoru zaten o araştırmaya başlamadan önerilerinde sunmuştu. Alexander Yoshida: 29 yaşında. Amerika'da doğup büyümüştü. Mari, doğum yeri ve mezun olduğu üniversiteden bu çıkarıma varmıştı. "Ailece göç etmiş olabilirler," diye düşündü. Sonra, "banane," diyerek telefonunu kapattı ve yatağına uzandı. Yorgun olduğu için çok geçmeden uyuyakaldı.

 Sabah alışkanlık olduğu için erkenden uyandı. Telefonunu eline aldı ve biraz oyalanmak adına internette gezindi. Sosyal medya kullanmadığı için oyalanacak pek bir şeyi yoktu. Haber sitelerinde de oyalanmak pek mümkün değildi. Yarım saatin sonunda pes edip yataktan çıktı. Erken ayaklanmamak için her yolu denemişti, ama ne çare...

O sabah canı çay içmek istediğinden çaydanlığa su koyup ocağın altını açtı. Acelesi olmadığı için elektronik aletlerle hızlı ve tatsız içecekler hazırlamasına da gerek yoktu. Kahvaltı için kendine bir şeyler hazırlamaya koyuldu. Aynı zamanda suyun kaynayıp kaynamadığını göz ucuyla takip ediyordu. Çaylarını koyduğu kavanozlara uzandı. Yeşil çayın kavanozunu eline aldığında hafifliğiyle kavanozun boş olduğunu anladı. Belki bir bardak yapacak kadar vardır diye düşünüp kavanazun kapağını açtı. Çaydan geriye kalan toz kırıntılarını görünce ikna oldu ve bir şeyler içmekten vazgeçti, kahvaltı için hazırladıklarını yemeye başladı.

Bir yandan yemeğini yerken diğer yandan telefonuyla uğraşıyordu. Maillerini ve mesajlarını kontrol ediyor, gereksiz olanları siliyordu. Rutin olarak her haftasonu gerçekleştirdiği bu eylem can sıkıcı ve uzun bir işti. Ama Mari, gözden kaçırmış olabileceği bir mesaj olması halinde hiç geri dönmemek yerine geç geri dönmenin daha kabul edilebilir olduğunu düşünüyordu. Tıpkı dün gece ofis arkadaşlarının bugün için buluşma ayarladığını henüz öğrenmesi gibi.

Genelde insanlarla iletişim kurmaktan kaçınırdı. Ofis arkadaşlarıyla ilişkisi selamlaşmaktan öteye pek geçmemişti ama toplu etkinliklere katılırdı. Yapacak başka işinin olmadığı hafta sonlarını bu türden buluşmalarla değerlendiriyordu.

 Buluşacakları yerin bir kitap kafe olduğunu öğrenince evden erken çıkmıştı. Klasiklerin yanı sıra güncel eserleri takip etmeyi seviyordu, ancak son zamanlarda pek takip edememişti. Bu yüzden erkenden gidip, diğerleri gelmeden kitaplarla oyalanmak istiyordu.

 Şehrin bilmediği köşelerinde adeta saklanmış olan mekanı bulmakta zorlanmıştı. Birkaç kişiye sorarak girdiği sokağın sonunda dört katlı eski binayı görünce durup biraz soluklandı. Dışarıdan gördüğü kadarıyla alt katı kitaplarla doluydu. Bu onu daha da heyecanlandırdı ve vakit kaybetmeden ilerledi.

 Tahmin ettiği gibi binanın ilk katı sadece kitap raflarıyla doluydu. Çoğunlukla eski ve kullanılmış kitapların doldurduğu raflar yaşanmışlık kokuyordu.

 Mari normalde eski şeyleri sevmezdi ama kitaplar ayrıydı onun için. Başkalarının bilmediği anılarına bir parça şahit olmak aynı hikayeyi pek çok kişinin okumuş olması düşüncesi onun için eski kitapları sıcacık yapıyordu. Kimler ana karakteri nasıl hayal etmişti, mekan algısı kime göre nasıldı soruları üzerine düşünmeyi seviyordu. Bazen dikkat etmediği satırları halihazırda altı çizili buluyor ve böylece farklı bir bakış açıları kazabiliyordu.

 Parmaklarını kitapların üzerinde gezdirdi, birkaç kitabı eline alıp inceledi. Gözünü doyurduktan sonra dikkatini çekebilecek bir şeyler aramaya koyuldu. İçeride birkaç gürültü yapan müşterinin olması onu rahatsız edince üst katlara da bakmaya karar verdi.

 İlk kata çıkarken merdiven boşluğunda küçük manzaraların süslediği çerçeveler vardı. Merdivenlerin sonunda tam karşısında bir duvar vardı, sağ ve sol taraflara açılan koridorlardan birine yönelmek zorundaydı. Boğuk bir hava yaratmamak için karşısındaki duvara da büyük bir çerçeve yerleştirilmişti. Biraz yaklaşıp, dikkatle bakınca bu çerçevenin içinde para koleksiyonunun sergilendiğini gördü. Bir süre paraları inceledikten sonra etrafa bakınmak için küçük adımlar atmaya başladı.

 Bu katta ilk kata oranla daha az kitaplık vardı ve raflar biraz daha iyi durumdaki kitaplarla doluydu. Yer yer duvarları ünlü yazarların aforizmalarının yazılı olduğu çerçevelerle süslemişlerdi. "Klasik kafe geleneği" diye düşündü. Hemen yanındaki duvara asılmış olan çerçeveyi okudu. "İyi bir kitap, gerçek bir hazinedir. - Bulwer Lytton" Kitapçılarda sık sık rastladığı bu cümle üniversite yollarını aklına getirmişti. O dönemlerde Dustin sayesinde kitap okuma alışkanlığı edinmişti.

 Daldığı anılarından omzunda hissettiği elle gerçekliğe geri döndü. "Korkuttum mu?" sorusuyla arkasına döndü. Bu birkaç kere şans eseri karşılaştığı o genç adamdı.

 "Ah, hayır. Sadece dalmıştım."

İNSANHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin