İngiltere, Addison Malikânesi
Beyaz Oda
15 Haziran 2018
Bugün öğrendiklerimi hazmetmem hiç kolay olmayacaktı. Bir büyükbabam ve bir amcam olduğunu öğrenmiştim. Annemle babamı defnedemeyecek, ley hatları üzerinde bayılacaktım. Tabii bir de Göbekli Tepe vardı. Ve dünyayı yöneten Addison ailesi.
Bolu'daki sıradan hayatımdan şikâyet ederken dünyanın en eski ailesinin içine, bir tarikat hikâyesine düşmüştüm. Aslında sıradan, sessiz doğayla iç içe olan hayatımı severdim, şikâyet etmem genelde babamla zıtlaşmak içindi. Bunu o zamanlar itiraf edemesem de tavırlarımın altında yatan nedeni şimdi daha iyi anlıyordum.
"Bolu'da patatesten başka bir şey yok baba."
"O zaman biz de patates yeriz."
Babamla kavgalarımızı bile özledim sanırım.
Beyaz odama bakındım. Her şey toparlanmış, temizlenmiş yerli yerinde duruyordu. Ben odadan çıkar çıkmaz temizlik elemanları odaya giriyor olmalıydı. Geldiğimden beri kabullenmekten kaçındığım yerleşme fikri yüzünden kıyafetlerimin bir kısmı hâlâ bavulda dururken bir kısmı da yatağın üzerindeydi. Benim yapamadığımı temizlik elemanları yapmış, bütün kıyafetlerimi gardıroba yerleştirmişlerdi. Bu durum, çok can sıkıcıydı.
Mavi parıltılı elbiseden kurtulup evimden getirdiğim, -bana ait olan- pijamamı giydim. Çift kişilik yatak bana bakıyordu ama içimden yine kanepede uyumak geçiyordu. Bir insan yatağa bakıp bu kadar uzun süre düşünmemeliydi. "Koca bir zaman israfı" diye söylenip derin bir iç çektikten sonra uyumak için tekrar oturma alanına, beyaz kanepeye geçtim.
O sırada kapı çaldı. Plastik bir kap içerisinde mavi bir kapsülü olan ilacım, dilimlenmiş ve estetik bir tutkuyla sıralanmış meyvelerin olduğu tabağım şimdi göz hizamda duruyordu. İri yapılı korumanın sesi hepsinden daha gürdü.
"Hanımefendi önce ilacı içmeniz gerekiyor."
"Tamam" dedikten sonra tam kapıyı kapatacakken eliyle bana engel olup "Üzgünüm, ilacı içtiğinizden emin olmam gerekiyor" dedi. Yaptığı hareket ve tavrına sinir olsam da gözlerine dik dik bakarak bir bardak su eşliğinde ilacı yuttum.
Akşam yemeğinde önümde birçok seçenek olmasına karşın Richard Addison'ın karşısında aç kaldığım için meyve tabağında hiçbir şey kalmayana kadar silip süpürdüm.
Yarın büyükbabamla ne yapacaktım acaba? Bir aile olmayı başarabilecek miydik? Büyükbaba demek bile ne kadar garip geliyordu. Amcam Harold Addison ise onunla tanıştığımda yeğeni olduğumu biliyor olmalıydı. Neden bana soğuk davranmıştı ki? Ya benden hoşlanmıyor, ya bu malikânede olmamı istemiyor ya da fıtratı bu şekildeydi.
Robert Amca bu ailenin neresindeydi? Ben sadece bekçiyim demişti. O yüzden mi benimle ilgileniyordu acaba? Bir görev ya da onların dediği gibi inanç yüzünden mi? Robert Amca'yla bir anlaşma yapmıştık. İçgüdülerim belki de yanılıyordur, burada yaşamak bir ihtimalle o kadar kötü bir fikir olmayabilirdi. Önyargılarımı bir kenara bırakıp yeni hayata uyum sağlamam gerekiyordu o kadar.
Dün üstüme örttükleri yumuşak battaniyeyi beyaz kanepemin içinde buldum ve yüksek tavanı seyrederek düşüncelerimden sıyrılmaya çalıştım. Yıllardır yastığa başımı koyar koymaz uyumuşumdur. En son kâbus gördüğüm zaman yedi yaşlarındaydım. Elime battaniyemi alıp annemle babamın yatak odasına gitmiştim. Rüyamda canavar gördüğümü ve tekrar uyumakta zorlandığımı söylemiştim. Babam da kendisinden beklenecek bir tepki vermişti.
"Git ve korkularınla yüzleş Havva!"
O günden sonra bir daha kâbus görmedim. Görsem de artık onlar benim için kâbus olmaktan çıkmıştı. Belki de bu hayattaki en büyük kâbusum babamdı. O geceki tavrından dolayı ona küsmüştüm. Ya annemin zorlaması ya da benim gönlümü almak için birkaç gün sonra yanıma gelip, uykuya kolayca dalmak için bana bir yol göstermişti. O zamandan beri ne zaman uyuyamazsam bu yöntemi kullanırdım.
Ben bu yönteme huzuru düşlemek diyorum. Yumuşacık çimenlerin arasındaki dar bir patikada, ellerimi yemyeşil ekinlere değdirerek ilerliyorum. Karşımdaki manzara daha çok Karadeniz kartpostalına benziyor. Patikanın sonunda küçük bir göl var. Göl ise sırtını, zirvesinde yer yer kar bulunan kocaman bir ormanlık dağa yaslamış. Bir sincap elinde tuttuğu palamutla servi ağacından huş ağacına atlamakta. Gözlerimi kapatıp huzuru dinliyorum. Hafif bir rüzgâr, yaprakları oynatarak bana doğru geliyor ve kuş cıvıltılarına ek, gölden gelen su sesi var. Beyaz bir elbise giymişim ve çıplak ayaklarımla nemli çimenlere basarak sol taraftaki porsuk ağacının altındaki hamağa doğru ilerliyorum. Güneş tam tepede olanca parlaklığıyla duruyor ama terletmiyor. Hamak, hafifçe sallanmaya başlıyor ve ben huzuru düşleyerek gözlerimi kapatıyorum. Anında karanlık beni içine çekiyor.
Huzur düşümde bir anda sessizlik oluyor. Her şey ağır çekime alınmış gibiyken, ben bir anda kafamı kaldırınca onu görüyorum. Patikanın karşı tarafında kucağında bebeğiyle Theodora'yı. Ağlıyor muydu?
Hamaktan kalktım ve büyükannemin peşinden koşmaya başladım. Ama ne kadar koşarsam koşayım ona bir türlü yetişemiyordum. "Büyükanne bekle!" diye bağırdım ve sadece bir anlığına dönüp bana baktı ama hiç durmadan hızlı bir şekilde yoluna devam etti. Bebek de olanca gücüyle ağlamaya başlamıştı. O sırada ayağım bir şeye takıldı ve yüz üstü yere kapaklandım.
Uykumdan sıçrayarak uyandım. En son ne zaman kâbus gördüğünü yatmadan önce düşünürsen sonunda kâbus görürsün Havva! Kanepede doğrulup etrafıma baktım. Hava hâlâ karanlıktı ve yatmadan önce yediğim meyveler ağzımda garip bir tat bırakmıştı. Kalkıp iki bardak su içtim.
Tekli koltuklardan birine oturup dizlerimi karnıma çektim. Theodora'yı düşünüyordum. Büyükannemi. Ben doğmadan iki yıl önce ölmüştü. Son iki yılını hastalıklarla mücadele ederek geçirmiş ve bir gün uyumuştu ama uyanamamıştı. Neredeyse onun hakkında bildiğim tek şey buydu ve babam beni mezarına bile götürmemişti.
Babama büyükannemle ilgili sorular sorduğumda o da annesi hakkında pek bir şey bilmediğini söyler sorularımı savuştururdu. Sanırım Theodora'nın gizemi bu evle bağlantılıydı.
Rüyamda gördüğüm manzara acaba Theodora'nın bu evden gitmesi miydi? Ama kendi tercihiydi değil mi? Yoksa değil miydi? Tercih etmek zorunda mı bırakılmıştı?
En iyisi duş almak diye düşünerek banyoya doğru ilerledim. Bu sefer küveti sıcak suyla doldurdum. Bir sürü banyo tuzu arasından koyu yeşil olanı seçip küvete boşalttım. Sanırım aloe veralıydı. Bir havluyu başıma yastık yaparak küvete uzandım. Sıcak su iyi gelmişti. Tüm kaslarım rahatlamış, oldukça sakinleşmiştim. Ve sonrası karanlık.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
SESSİZ -Bir Göbekli Tepe Efsanesi 1-#Wattys2021
Mistério / SuspenseGizemli olan ev mi? Zaman mı? Yoksa insan mıydı? Elime bir hançer tutuşturdu. Bronzdan yapıldığını düşündüğüm bu sade hançer belki de malikânedeki en eski nesneydi. Ürpertiyle birlikte bir hançere bir de Robert Amca'ya bakarken içimden "Bütün tarika...