Bölüm 9

275 38 10
                                    



"Dindar birisi misiniz Baş Yaver?" Wei Wuxian kısık bir sesle sordu.

"Bilmem." Yüce Yaver siyah pelerinini çıkartmış, beyaz cübbesinin toprakla kirlenmesini engelleyebilmek adına nazik hareketlerle yere sermişti. Yanına oturmak üzere olduğu genç adamın ay ışığında parlayan yumuşak hatlarını izledi. Kızarmış gözlerinde intihar etmeye meyilli birkaç gözyaşı damlası asılıydı lakin sahipleri onları serbest bırakmama konusunda inatçı gözüküyordu.

"Sürekli Tapınakta karşılaşıyoruz sizinle."

"Bu senin de dindar olduğun anlamına geliyor o halde."

Wei Wuxian'ın gözleri alayla parladı. Birkaç dakika öncesine göre daha sakin olan yüzünü Lan Wangji'ye çevirmişti. "Belki de dindar olmam gerekiyordur. Böylece Tanrılar unuttukları kullarını hatırlamaya zahmet edebilirler."

Lan Wangji cevap vermedi, verseydi bile karşısındakinin düşüncelerinin değişmeyeceğini biliyordu. Boş tesellilerin anlamı yoktu.

Kırmızılı olan sessizlikten hoşlanmamış olsa gerek diğerine yeni sorular yöneltmeye karar vermişti. Çekingen bir sesle mırıldandı. "İmparatorluk tarafından evlat edinilmeden önceki ailenizi hatırlıyor musunuz?"

Baş Yaver iç çekti. Cevaplama konusunda emin değilmiş gibi gözüküyordu. "Dokuz yaşımdan öncesini hatırlamıyorum." Bal rengi gözler parlak yıldızlarda dolandı. "Evlat edinildiğimde yedi yaşındaydım. Beni dünyaya getiren insanları tanımıyorum ama ailem zaten burada, benimle birlikte." Gözleri ihtişamlı saraya giden yola kaymıştı bu sefer.

"Bazı şeylerin varlığı, yokluğundan daha acı verici olabiliyor öyleyse." Wei Wuxian cübbesinin kollarıyla oynarken söylendi.

"Bir ebeveyninin olması, aileye sahip olduğun anlamına gelmiyor. Belki de var olduğunu düşündüğün şeye asla sahip olmadın."

"Bu nasıl bir teselli böyle?" Daha genç olan hafifçe güldü. İçten içe Baş Yaverin onunla dertleşiyor oluşuna seviniyordu. Lan Wangji ayaklanmak üzereydi, saat geç olmuştu ve bir an önce sarayda olmaları gerekiyordu. "Ancak aciz insanlar teselliye ihtiyaç duyarlar."

Wuxian Yüce Yaver'e birkaç adım geriden eşlik etmeye başlamadan önce sordu. "Peki ya sahip olduğunuzu sandığınız şeyler, aslında hiç var olmadıysa?"

***

Wei Wuxian önüne serilen sabah kahvaltısına çekingen bakışlar fırlatıyordu. "Ne olduğunu sormaya korkuyorum bu sefer."

"Pirinçli Balkabağı çorbası." Xiao Xingchen yüzündeki ciddi ifade ile küçük kaselerden birini işaret etti. Ardından diğerine döndü. "Ve havuçlu muhallebi. Tatlının daha besleyici olması için şeker yerine bal kullandık."

"Tatlı?" Jiang Cheng kaşığı ile 'sözde' muhallebiyi dürterken iğrenerek söyledi.

Beklenmedik bir hareketle Wei Wuxian ellerini önünde birleştirerek üstüne selam verdi. "Afiyetle yiyeceğim!" Xiao Xingchen aldığı cevaptan memnun ve biraz da şaşırmış bir şekilde yanlarından ayrılırken arkadaşları Wuxian'a fısıldıyordu. "Neden sadece çöpe dökmüyorsun? Sana çörek verebiliriz."

"Hayır, yiyeceğim." Sesi çorbanın tadına bakana kadar oldukça kararlıydı, dili muhallebi ile buluştuğunda ise irkilerek geri çekildi. Suyun tadını tarif etmesini isteseler muhtemelen bir yolunu bulurdu fakat bu şeyin hiçbir tadı yoktu! Bir çamur birikintisini ağzında döndürmek gibiydi.

"Çörek?" Jin Guangyao acıyan bakışlarla elindekini arkadaşına uzattı.

"Yiyeceğim dedim." Genç adam bir haftadan fazla süren açlığının ardından karşılaştığı muamele yüzünden hoşnutsuz olsa da onun için çabalamış olan insanları geri çevirmek istemiyordu. Bir eliyle burnunu sıkmış, diğeri ile tüm kâseyi kafasına dikmişti.

Dark Night of The SoulHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin