simgeoloji
Ölüm.
Öylesine soğuktu ki damarlarımdaki kanı dahi donduruyordu. Kusursuz bir sonsuzluk. Soğuk havayı dört bir yanımda hissediyordum. Avucumun içindeki toprak demir gibiydi. Ölümün fiziksel soğukluğu avucumun içinde, kulağımın arkasında, burnumun ucunda, saçlarımın dibinde... her yerdeydi. Peki ya, manevi soğukluğu? Kalbimi en içinden giderek donduran varlığı büyüyerek orda kendine yer ediniyordu. Buna engel olmam ise, uzun bir süredir mümkün olmamıştı.
Donarken kavrulmak. Bedenimi yorgun kılıyordu. Ağustos ayının en sıcak günüydü sanki bir yanım. Diğer yanım ise aralık ayının keskin ayazlarının esiri oluyordu.
Boğazıma yapışan tırnaklı, uzun parmaklı eller yine ölüme aitti. Gerçekliği beraberinde ruhuma vaveylayı da getiriyordu. Acımasızca ince derime geçirdiği pis tırnakları, soluk borumu eşeliyordu. Kocaman bir serzenişin arasında kalan kalbim, yeniden tutarsızca sarsılmaya başlamıştı. Bundan kurtulamıyordum. Bu acı beni tüketiyordu ve kaldıramıyordum.