beskirkbesvapurunda
- LETTURE 747
- Voti 38
- Parti 7
Mahallenin gözünde o, geçmişin yangınından geriye kalan bir kül, adımı anmaya bile korkulan bir uğursuzdu; ben ise ailemin ördüğü altın kafesin içinde, kurallarla ezilen narin bir tutsaktım.
Sancaktar Konağı'nın penceresinden dışarı bakan masumiyetimle, yan binanın karanlık çatı katından beni izleyen o keskin gözlerin sahibi arasında örülen ince bir çizgi vardı: Araz Barın Karakor. Bir Özel Kuvvetler askeri, tenindeki yanık izleri kadar tehlikeli, sert ve her şeyi yakıp yıkarak sahiplenmeye yemin etmiş bir adam.
İkimizi birbirine bağlayan tek şey, çocukluğumuzun o karanlık gecesinde mühürlenen suç ortaklığı ve odamın hemen dışından geçen o paslı demir merdivendi ya da ben öyle sanıyordum; çünkü geçmiş, zihnimde her seferinde kül rengi bir sisin ardına saklanan, dokundukça kanayan puslu bir hatıradan ibaretti. O, mahallelinin korktuğu bir yıkım makinesiydi; ama benim için, bu buz gibi dünyanın orta yerinde içimdeki tüm ateşi harlayan tek yasaktı.
Dışarıdan bakıldığında pürüzsüz görünen altın bir halka gibiydim; ama içimde, onun tenime kazıdığı silinmez bir çelik ağırlık taşıyordum. Ve bazı yangınlar, söndürülmek için değil; aralarındaki her şeyi kül etmek için başlardı.
Karanlığın ve yasak bir tutkunun gölgesinde, korunaklı bir kafesten kaçıp kendi ateşiyle yanmaya cesaret eden bir kızın ve onu korumakla yok etmek arasında kalan bir adamın hikâyesi.