bunnyco
Savaş, bir kılıç darbesiyle başlamadı.
Bir çığlıkla da değil.
Savaş, bir dilekle başladı.
Yüz yıl önce, güneş Sirius'la birleştiğinde, Selene kapıyı araladı ve Nila bu evrene adım attı. O, Sirius'un ışığından çağrılmış bir insandı; seçilmişti ama kutsanmış değildi. Çünkü tanrıçaların evreninde, seçilmek her zaman bir lütuf anlamına gelmezdi.
Nila, ölümlü olduğunu öğrendiği gün korktu. Bu evrene seçilmiş kişi olarak geldiğinde Selene gibi ölümsüz olacağını sanıyordu.
Ve korku, onu bilgiye sürükledi.
Zamanın durdurulabileceğini, ama bunun bir bedeli olduğunu öğrendi.
Bir lanet gerekiyordu.
Bir savaş.
Ve krallıkların birbirine kanla bağlanması.
Nila, Sirius'un ateşinden Midas'ı,
Canopus'un soğuk gölgesinden Riven'ı seçti.
Aşk sandılar.
Ama aşk değildi.
Biri güneş adına savaştı.
Diğeri ay adına yemin etti.
Ve krallıklar, aslında fark etmeden Nila'nın ölümsüzlüğü için kılıç çekti.
O gün evren lanetlendi.
Zaman akmayı bıraktı.
Yıldızlar yerlerinde dondu.
Ve savaş, bitmeyen bir nefret hâline geldi.
Selene ışığını geri çekti.
Helios karanlığa gömüldü.
Astraea ise tarafsız kaldı.
Lanetin bir sonu vardı.
Her yüz yılda bir, Güneş ve Sirius yeniden birleştiğinde, yeni gelen seçilmişle öncekinin ömrü sona erecekti.
Ölen kişi Sirius'a karışacak,
ve zaman yeniden akacaktı.
Güneş ve Sirius birleştiğinde, evren nefesini tutardı. Çünkü o an, zaman yarılırdı. Kapılar aralanır, yıldızlar susar ve Selene'nin seçimi her şeyi değiştirirdi.
Ve bu yüz yılın gecesinde, Sirius her zamankinden daha parlak yanıyordu.
Ve Canopus, karanlığın içinden bunu izliyordu.
Yüz yıl sonra Cecilia geldi.
Ve Nila öldü.
Ama evren nefes almadı.
Çünkü lanetin asıl kaynağı zaman değildi.
Nefretti.
Krallıklar hâlâ birbirini düşman biliyordu.
Savaş bitmemişti.
Yalnızca şekil değiştirmişti.
Midas