NarminMalik
İnsan, kaçtığı cehennemin onu başka bir yangına sürükleyeceğini nereden bilebilir ki? Kendi hikâyeni yazmak için attığın her adımın, aslında başkasının senin için çoktan çizdiği o karanlık yola çıktığını anladığında çok geç kalmış oluyorsun. Ben, sadece yaşamak istedim. Nefes almak, gökyüzüne korkmadan bakabilmek... Ama hayat bana, gökyüzünü ancak demir parmaklıklar ardından ve kandan duvarlar arasından izleyebileceğimi öğretti. Ta ki o duvarların ardında, kalbi taştan ama ruhu benimkinden de yaralı o kadına rastlayana kadar.
Mardin'in kavurucu sıcağı, sarı toz bulutlarını havalandırırken Dicle'nin ciğerlerini yakıyordu. Çıplak ayakları keskin taşlara çarpıyor, umrunda bile olmuyordu. Arkasından gelen silah sesleri ve abilerinin küfürleri, rüzgârın uğultusuna karışıyordu.
Gözyaşları tozlu yanaklarından süzülürken, ana yolda beliren siyah ve lüks arazi aracını gördü. Buranın yabancısı olan bir grup İstanbullu, farkında bile olmadan onun kaderine dokunmak üzereydi. Dicle, hiç düşünmeden kendini yola attı. Aracın acı bir frenle durmasıyla ön koltuktaki genç adam indi. Dicle, son bir can havliyle adamın koluna yapıştı.
"Yalvarırım..." diye fısıldadı çatlamış dudaklarıyla. "Kurtar beni."
Genç adamın gözlerinde merhamet değil, başına bela almak istemeyen birinin huzursuzluğu vardı. Kolunu geri çekmeye hazırlandığı anda, soğuk bir namlu ensesine dayandı. Dicle'nin en büyük abisi nefes nefese yetişmiş, yüzüne o tanıdık vahşi sırıtışı yerleştirmişti.
Dicle, o an uzandığı elin bir kurtuluş olmadığını bilmiyordu. Ama kaderin onu sürüklediği yolun sonunda, bütün duvarlarını öfkeyle örmüş, kalbi taştan sanılan bir kadın bekliyordu. Ve ikisi de henüz farkında değildi; birbirlerinin kaçamadıkları kaderi olacaklardı.