kaybolankendimm
Şehrin gökyüzünü yırtan yüksek kulelerden dökülen buhar, her gece Pirinç Sokağı'nın rutubetli kaldırımlarına çökerdi. O sis perdesinin arkasında, kütüphanenin bodrum katında tozlu parşömenler ve sökülmüş devre kartları arasında saklanan gerçeği aramakla geçti yıllarım. Benim mesleğim buydu: Resmi tarihin yalanlarını kazımak, unutulmuş zamanın izini sürmek.
Herkes şehrimizin yüz yıl önce kurulduğuna, geçmişimizin bu düzenli sokaklardan ibaret olduğuna inanıyordu. Kimse dün ne yediğini, geçen yıl kimi sevdiğini ya da çocukluğunun nerede geçtiğini sorgulamıyordu. İnsanlar zihinlerindeki o derin, zifiri boşluğu "huzur" sanıyordu.
Ama elindeki pirinç astrolab saatin çarklarını sağa çevirdiğim o gece her şey değişti.
Resmi kayıtlardaki elli yıllık büyük sıfırlama döngüsünün dolmasına sadece üç gün kalmıştı. Tarih silinmek üzereydi. Sistem beni bir tehdit, zihnimdeki soruları ise yok edilmesi gereken bir virüs olarak işaretlediğinde, hayatımda ilk kez yalnız olmadığımı anladım.
Gölgelerin arasından çıkan bir Sinyal Avcısı belindeki frekans kesiciyle önüme dikildiğinde, kaderimin paslı çarkları dönmeye başladı. O, sahadaki kaçak frekansların peşindeydi; ben ise o frekansların arkasındaki gizlenmiş hafızanın. Birlikte kaçtık. Alt şehrin kanunsuz sokaklarına, Yüksek Veri Kuleleri'nin dondurucu gölgesine ve Otorite'nin en karanlık sırlarına doğru sürüklendik.
Ben gerçeği arayan bir Kripto-Arkeoloğum. Ve eğer bu şehir bizi birbirimizden, anılarımızdan ve benliğimizden koparmadan önce bu bulmacayı çözemezsem, yarın uyandığımda onun yüzünü bile hatırlayamayacağım.
İsmim hafızamdan silinse bile, elindeki bu pirinç dişliyi unutma. Çünkü hikayemiz, tam da unuttuğumuz yerde başlıyor.