noaz55
Delirdiğinizi düşündüğünüz oldu mu hiç?
Auro, on sekiz yıllık hayatı boyunca her gün bu soruyla uyandı. Çünkü kimsenin görmediği gölgelerle yaşamak, zihninin içindeki o karanlık fısıltıyı susturmaya çalışmak ve en kötüsü de...
bileklerinde hiç var olmamış demir kelepçelerin sızısını hissetmek normal değildi. Gittiği doktorlar ona inanmadı, arkadaşları "dikkat çekmeye çalışıyor" dedi. Auro da sustu. Karanlık koridorlardan geçmeyi bıraktı, kendi gölgesinden bile kaçtı. Çünkü o duvarların içindeki ses, her gece aynı şeyi tekrarlıyordu:
"Benimsin Auro. Karanlıktan kaçamazsın."
Kaçamadı da.
Sıradan bir akşam, spor salonunun ışıkları ani bir gürültüyle patlayıp etrafı zifiri karanlığa boğduğunda oyun başladı. Gölgeler bu kez sadece duvarda değildi; canlandılar. Ve o karanlığın içinden, bileklerinde ağır zincirler taşıyan, heybetli bir adamın silüeti yükseldi: Kral Varian.
O saniye Auro'nun bileklerindeki hayali acı, kemik kıran bir gerçekliğe dönüştü. Zincirler kırıldı, duvarlar çatladı ve açılan o dipsiz karanlık Auro'yu yuttu.
Gözlerini açtığında, tamamen gölgelerle ve tehlikeli yaratıklarla yönetilen yabancı bir evrendeydi. Üstelik bu evrenin sevmeyi bilmeyen, kalbi taştan farksız hükümdarı Varian, onun asırlardır beklenen "ruh eşi" olduğunu iddia ediyordu. Varian için Auro bir kraliçe değil, sadece tahtının bir piyonu, kafese kapatılması gereken bir mülktü. Onu sarayına hapsetti, boyun eğmesini bekledi.
Ama hem Varian'ın hem de bu karanlık dünyanın hesaba katmadığı bir şey vardı: Auro, esareti asla kabul etmeyen bir Türk kızıydı.
Varian onun ruhunu zincirlemeye çalıştıkça, Auro o zincirleri bir silaha dönüştürmeyi öğrenecekti. Çünkü onun dünyasında kurallar basitti: Beni zincirlemeye kalkan kim varsa, o zincirle boğulmayı göze almalıydı.
Zarlar atıldı, Ş