misirinfenergucu
Yavaşça, sanki zamanı durdurmak istercesine eğildi ve Ferdi'nin dudaklarına kapandı. Bu öpücükte aylardır biriken o özlem, söylenemeyen o binlerce kelime ve Arda'nın dökülen her damla gözyaşının kefareti vardı. Ferdi, Abdülkerim'e daha sıkı sarıldı; sırtı o sert kayalıklara yaslandığında, Abdülkerim'in cüssesi onu dış dünyadan tamamen kopardı.
Şarkının o cüretkar sözleri, kayalıkların tenhasında gerçeğe dönüştü. "Sevişmek, ah, ne hoştur..." diye fısıldadı rüzgar, onların tenleri birbirine değdiğinde. Abdülkerim, Ferdi'nin boynuna gömüldü; oradaki o ince damarın hızla atışını hissetmek, ona hayatındaki en büyük aksiyon sahnesinden daha çok heyecan veriyordu.
O gece, ne setin ışıkları vardı ne de yönetmenin talimatları. Sadece mavi nurdan bir ırmak gibi akan ay ışığı ve gölgede sallanan bir salıncak kadar hafifleyen ruhları vardı. Abdülkerim, Ferdi'nin her zerresini sanki bir kutsal emanetmiş gibi keşfetti; Ferdi ise o sert adamın kollarında en güvenli limanını buldu.
"Bir de ikimiz kalsak..." diye mırıldandı Ferdi, nefes nefese.
"Kaldık işte," dedi Abdülkerim, alnını Ferdi'nin alnına yaslayarak. "Sadece sen ve ben. Başka hiçbir şeyin önemi yok artık."
Kayalıkların üzerindeki o dar alanda, gökyüzündeki binlerce yıldızın altında birbirlerine karıştılar. O an, ne ecelin korkusu ne de gönlün yanması onları durdurabilirdi. Ferdi'nin gözleri, Abdülkerim'in kollarında yavaşça kapandığında, şarkı son notasını bulmuştu. Artık sadece yıldızlar vardı ve o yıldızların altında, birbirini her şeyiyle kabul etmiş iki yaralı ruhun huzuru...