kahve1sigara
Hikayedeki olaylar gerçeklik dışıdır. Örnek almayınız. Tamamen yetişkin içeriğidir. Hayatı sorgulayacağınız veya gerçekten hayatı anlayacağınız bir kurgu yazdığımı düşünüyorum. İyi okumalar.
Normal şartlarda yapmam gereken şey belliydi: Her zamanki gibi sadece okuluma odaklanacak, o kusursuz lise son sınıf öğrencisi maskesini takınacak ve sessizce mezun olacaktım. Ama ruhumdaki o sağır edici çığlık dinmiyordu. Kendi kendime sordum: "Bir gece kaçamak yapsam, sadece bir geceliğine kendi ruhumun karanlık labirentlerinde kaybolsam ne olurdu ki?" En fazla ne olabilirdi?
Hayat, en ağır cevabını en sona saklamıştı: En kötüsü oldu.
Kendimi, o süslü hayatımın tam zıttı olan bir dünyada, sokakların ve loş ışıkların arasında buldum. Fahişelik yapmaya başladım. Garip olan şuydu ki; bu yıkım beni ilk kez özgür hissettiriyordu. O cam fanusun içinde başkalarının belirlediği bir süs eşyası olmaktansa, dışarıdaki kirli havada kendi kontrolümü elimde tutuyordum. Artık kimin dokunacağına, kiminle o buz gibi sessizliği paylaşacağıma ben karar veriyordum. Karşılığında aldığım o kağıt parçaları, aslında bir bedel değil, özgürlüğümün makbuzu gibiydi.
Aslında paraya ihtiyacım yoktu; varlıklı bir ailenin, her istediği önüne gümüş tepside sunulan o "şanslı" kızıydım. Ama o banknotlara dokunmak, ailemin kirli mirasından arınmış, sadece bana ait olan tek somut şeydi.
Yine de her gece yastığa başımı koyduğumda, o cam fanus hissi peşimi bırakmıyordu. Sadece artık fanusun içinde değil, hemen dışındaydım; cam kırıkları her yanıma batıyor, canımı yakıyordu ama en azından artık nefes alabiliyordum.
Yine de biliyordum; bu tehlikeli oyun bir gün son bulacaktı. Peki, perde kapandığında geriye ne kalacaktı? Özgürlük mü, yoksa tamamen parçalanmış bir ruh mu?