Ofartess
Kaybettikçe kazanılan tek bir şey vardı hayatta.
Kayıpların karanlık gölgesine ait kanlı zindanları ve o zindanlardan ruhuna battıkça acısı asla dinmeyen pençe izleri.
Yas.
Yas, tam olarak buydu.
O zindanda aldığın her daha fazla yara da artık ölmek ve bu işkencenin son bulmasını dilerken, ölmeyi beceremeyen kendinin yaşamdan utanmazca çaldığı nefeslerin içinde savrulmak.
Oraya hapsolmak ve bir daha kaçamamak.
Ben, kendi yasımda boğuluyordum. Çünkü beni ben yapan her şeyi kaybetmiştim.
Ben hep kaybetmiştim.
"Gözlerinde ne kadar derin bir okyanus taşıdığının farkında mısın, Harman'ın Oğlu?" Diye sorduğumda sessiz kaldı. Gözlerimde ölmeye her an hazırlıklı bekleyen yanıma donuk bir ifadeyle baktı. "Çok derinlerde, bende olmayan, hiçbir zaman olmayacak bir mücevher saklıyor gözlerin."
Sözlerimle yumuşak bir nefes verdi.
"Yaşamayı seviyorsun." Dedim.
Titrek bir nefes aldım.
"Ve sen ölmek için yaşıyorsun." Dedi.
Aramızda ki uçurum mesafesi gittikçe arttı. Aramızda ki yakınlığın aksine birbirimize çok uzaklardan baktık.
Dudaklarından dudaklarıma akan nefesinde can bulurken konuştu.
"Ama bilmiyorsun, Aşk Çiçeği. Ölümü senden daha iyi tanıyorum."
Daha önce sesinde denk gelmediğim yabancı tınıyla itiraf etti. "Ben ölüme senden daha yakınım."Dedi. Şimdi gözlerinde ona hiç yakışmayan bir acının emaresi vardı. Daha önce görmediğim, ilk defa rastladığım bir acının izlerini taşıyordu elaları."Ama yine de, seninle biraz daha uzun yaşamak istiyorum."
Kırık bir umutla fısıldadı.
"Sen kendin için ölümü dilerken ben bizim için yaşamı diliyorum."
O an bir yıldız daha kaydı. Fakat bu defa kayan yıldız, gökyüzünün karanlığının aksine içimde ki karanlığı yarıp geçti.