kizilguzellik
İsimsiz kahramanları vardı bu milletin.
Bir hilal uğruna candan, canandan, yardan vazgeçip yalnızca Yaradana sığınanları...
Kurdun dişisinin de yavrusunun da kurt olduğu bir milletti Türk milleti.
Bir şehadete yürüyenleri vardı bu milletin,
bir de onların ardında bıraktığı hayatları...
Leyla Demiralay, o boynu bükük şehit çocuklarından biriydi.
Anne karnına düştüğünü öğrendiklerinde, babası Ramazan Başçavuş bu vatan uğruna şehadete yürümüştü.
Leyla, babasının varlığını bir fotoğraf karesinden fazlasında hiç göremedi.
Ramazan Başçavuş ise, çok istediği evladının varlığını sağken hiç duyamadı.
Kanlı bir pusuda, dağın başında sıkıştırılmıştı o ve timi.
O gece bu vatanın bağrına on beş gül goncası dikilmişti...
Daha niceleri gibi.
Ramazan Başçavuş kızını görmemişti belki ama,
ruhuna ektiği sevda tekti.
İşte bu yüzdendi ki aradan geçen yirmi beş yıl sonra,
kızının omzunda teğmen rütbesi, elinde çiçeği burnunda tıp diplomasıyla kendini Hakkâri'de bulması.
Leyla kaderin ağlarını ördüğünü biliyor,
içinden kendini çağıran sese tereddütsüz koşuyordu.
Çünkü kendine verdiği bir söz vardı:
Bir daha Leyla'lar kimsesiz kalmasın diye...
Bir daha goncalar dağ başlarında mahsur kalmasın diye...
Kardelenler kara gömülmesin diye...
Ve o söz uğruna, iki eliyle, tüm benliğiyle savaşacaktı.
Oysa Teğmen SAR Hekimi Leyla Demiralay,
sadece içinde yanan ateşe su bulmaya değil,
bezm-i elestte yazılan kaderine de yürüyordu.
Kim bilebilirdi ki vatan sevdasının yanına
bir de yar sevdasının ekleneceğini...
Ve en büyük imtihanının
bir Yüzbaşı olacağını...