mahurerdem
İstanbul, 1522
Bazı insanlar günahın bir meyhanede başladığına inanırdı. Oysa günahın nerede başladığını kimse gerçekten bilmezdi. Belki ilk yalan söylendiğinde... Belki bir kalp, ait olmaması gereken birine sessizce yöneldiğinde... Ya da bir kadın, kendisi için yazılmamış bir kaderi değiştirmeye cesaret ettiğinde.
Galata'nın en eski meyhanelerinden birinde udun ilk tınısı yükseldi. Sohbetler yarıda kaldı, kadehler masalara bırakıldı, bakışlar odanın ortasında duran genç kadına çevrildi. Mumların titrek ışığı, uzun siyah saçlarının arasından süzülerek koyu bordo entarisinin ince sırma işlemelerine vuruyor, boynundaki küçük gümüş haç her nefesinde usulca sallanıyordu.
"Miriam..."
Yaşlı meyhanecinin sesi neredeyse bir fısıltıydı.
"Başla artık."
Genç kadın gözlerini kapadı.
İlk notayı söylediği anda meyhanedeki bütün sesler sustu.
Çünkü Miriam'ın sesi yalnızca güzel değildi.
İnsana kaybettiği bir şeyi hatırlatıyordu.
Çocukluğunu...
Yarım kalmış bir vedayı...
Ya da hiçbir zaman sahip olamadığı huzuru.
Kapının yanında duran genç adam da tam o anda başını kaldırdı.
Aslında burada olmaması gerekiyordu.
Babası, Galata meyhanelerinin adını bile duymaktan hoşlanmazdı. Kendisi ise limandaki devlet işini tamamladıktan sonra arkadaşlarının ısrarına dayanamayarak yalnızca birkaç dakika soluklanmak için içeri girmişti.
Birkaç dakika... İnsan bazen bütün hayatını değiştirecek adımı yalnızca birkaç dakikada atardı.
Yusuf Çelebi, genç kadına baktı. Miriam da tam o sırada gözlerini açtı. Kalabalığın içinde birbirlerini tanımıyorlardı. İsimlerini bilmiyorlardı. Aynı dine inanmıyor, aynı dünyaya ait olmuyorlardı. Ama kader, insanın doğduğu yeri değil, yürümeye cesaret ettiği yolu seçerdi ve ikisi de, şehrin öte yakasında yaşlı bir kadının avuçlarında adaçayı yapraklarını ezerken fısıldadığı