TCKaraal
Hogwarts'ın o tozlu kütüphanesinde, yasaklı raflar arasında tesadüfen kesişen ellerimizin üzerindeki o mühürlü bağın ilk kıvılcımıyla başladı her şey; kütüphaneci bir kızın zekasıyla Slytherin'in buz prensinin kibri, dolunayın gümüş ışığı altında sarsılmaz ve vahşi bir yeminle birbirine kördüğüm oldu. Astronomi Kulesi'nin tepesinde, dünyanın geri kalanı derin bir uykudayken ettiğimiz o ilk ve gizli dans, sadece iki aşığın değil, damarlarımızda uyanmaya başlayan iki Alfa kurdun sessiz haykırışıydı. Ancak şatonun surları ardında, Lucius Malfoy'un karanlık ve kibirli gölgesi pusudaydı; oğlunun damarlarındaki o kadim ve yırtıcı kanı bir "leke" sanan Lucius, Draco'yu Malfoy Malikanesi'nin soğuk mahzenlerine zincirleyip onu gümüş tozlarıyla "arındırmaya" çalışırken, aslında dünyanın en tehlikeli avcısını kendi elleriyle kamçıladığından tamamen habersizdi. Ben ise o "bulanık dünyanın" içinde, kalemlerin ve sınav kağıtlarının gürültüsü arasında ruhumun parçalandığını hissederken, kucağımdaki Lycantrophia Magica kitabının kan kokulu sayfalarında gizlenen yasaklı rünleri tek tek çözerek o büyük uyanışa hazırlandım. Nihayet o beklenen gece gelip çattığında, gökyüzünün en derin kuytularından yükselen o ilk kanlı uluma, sadece bir mevsimin bitişi değil; gümüş zincirlerin parçalandığı, safkan yeminlerinin yerle bir olduğu ve avcı ile av arasındaki o ince çizginin sonsuza dek silindiği bir şafağın müjdecisiydi; artık ne o karanlık zindanlar ne de babasının demir pençesi bizi tutabilirdi, çünkü dolunayın altında kanla yazılan bu tarih, artık "iyileşme" masallarını değil, sürümüzün o sarsılmaz ve en aşık gerçeğini haykırıyordu.