Hayatta beni en çok mutlu eden şey, günün sonunda eve gittiğimde emekleyerek paçalarıma tutunan ve ağzından anlamsız kelimeler dökülen bir yaşındaki biricik oğlumu kucaklayarak bağrıma basmaktır. Korunmaya muhtaç o masum varlık hayatımdaki her şeydir.
Köyün dışarısında olan bahçe evimizi yaklaşık 500 metre uzunluğunda, etrafı sık kavak ağaçlarıyla çevrili bakımsız bir araç yolu köye bağlıyordu.
O gün yine her sıradan günkü gibi evimizin yanında bulunan bahçede çalışıyordum. Bahar aylarıydı. Ağaçlar yeşil elbiselerine bürüneli fazla olmamıştı. Bazılarına kış ağır gelmiş ve dallarından bir kısmını bahara çıkarmayı başaramamıştı. Ben de elimdeki testereyle onları bu kuru uzuvlarından arındırıyordum. Öğleden sonra, dallarından gövdesine kırmızı ve koyu kıvamlı bir sıvı akmış bir ceviz ağacına gelmişti sıra. Daha önce hiçbir ağacı bu halde görmemiştim. Bahçeyi birkaç gün önce dolaştığımda bu ağacı bu şekilde gördüğümü hatırlamıyordum. Muhtemelen bu birkaç gün içerisinde benim bilmediğim bir parazit türü bu ağaca musallat olmuş diye düşündüm.
Ben küçük bir çocukken de devasa bir boyuta sahip olan bu ağacın dedemin gözünde hep özel bir yeri olmuştur. Dedem gençlik yıllarında bir gün bahçede çalışırken bahçe kapısı istikametinden birinin dedemin ismiyle seslendiğini duymuş. Kapının önüne gittiğinde ihtiyar bir adamın beklediğini görmüş.
Dedem kim olduğunu sorduğunda adam "Ateşler köyünden geliyorum, köy köy dolaşıp tohum satıyorum." demiş.
Dedem "O köy nerede? Daha önce hiç duymamıştım." deyince adam parmağıyla güneydeki dağları işaret etmiş.
Genç kız mafya kocasından her gün. Şiddet görerek güne uyanıyordu mafya kocası hiç mi bıkmıyordu ona vurunca hiç mi vicdanı sızlamıyordu hiç mii hayatı boyunca böyle mi yaşayacaktı...?