Onu her gördüğümde içimde bir şeyler oluyor. Ne olduğunu bilmediğim, tarifi imkansız şeyler.
Dudağının kenarları her yukarı kıvrıldığında, kaşlarını çatıp bana baktığında, o baştan çıkarıcı sesiyle her adımı fısıldadığında başka bir dünyada gibi hissediyorum kendimi.
Onun güzelliğine âşığım, onun sesine âşığım, mimiklerine âşığım, hareketlerine âşığım, çocukça hareketlerine, bakışlarına, adımı fısıldayışına, gözlerinin rengine, beni tutuşuna, bana sarılmasına, canımı acıtmasına, kalbimi kırmasına, gülümsediğinde karnımda oluşan kelebeklere, beni yavaş yavaş öldürmesine âşığım.
Günâhlarına âşığım.
Ben ona geri dönülemez, karşı konulamaz ve çok korkutucu bir şekilde âşığım.
My escape from Springfield, Massachusetts, came in the form of an exchange program to New Delhi, India, one plane ticket for 11:00 am on the thirteenth of July. I left, taking a big suitcase and my camera. I told myself I left for the experience I'd have there, but maybe I left because of the experience I'd had here. I don't know. All I know is that I left, and then I met Maya Sumedh.
Luke Waters came into my life at 12:00 pm on the fourteenth of July, a Saturday. Probably the weirdest Saturday of my life - I picked up a cute guy from the airport, was in a car crash and stayed up the whole night talking to said cute guy. Maybe I even fell in love but I didn't know it until much later.
All we had was four months and camera.
A camera which proved more important than we ever imagined.