Başlamadan önce bu hikaye alışıldığın dışında bir hikaye, kendinizi buna hazırlasanız iyi olur. **bol bol cringe edecek olaylar içerir.**
Bu kocaman evrende bir yerlerde bu tatlı mı tatlı, yumuş mu yumuş gezegende güneş batıdan doğarken (korkmayın onlarda bunun kıyametle bir ilgisi yok), hafif esen serin rügarın etkisiyle sallanan ağaçların şeker kaplı yapraklarından mis gibi bir koku yayılırken, jelipya halkı yeni bir güne başlıyordu.
Kimileri işlerinin başına kimileri okuluna koşuştururken aslında diğer günlerden pek de bir farkı olmayan bir gün gibi duruyordu bugün. Tabii ki uzayın derinliklerinde keşfe çıkmış ve yolunu kaybetmiş olan Chris ve konuşan pandası **evet konuşan** için aynı şeyi söylemek zordu.
Onlar henüz bu yumuş yumuş gezegene yaklaştıklarının ve kendilerini nasıl şeylerin beklediğinin farkında değillerdi fakat farkında olan biri vardı. Yoyo. Belki de jelipyanın en nerd genci olabilirdi (kendi gibi olan arkadaşlarını yanında tabii) uzay-evren çevresi araştımaları yaparken gezegenlerine yaklaşan bu enteresan uzay gemisini fark etmesi pek de şaşırtıcı olmamıştı. Tabi onun için şok ediciydi orası ayrı.
'Acaba bu gerçekten bir uzay gemisi mi?' , 'Amaçları ne?' , 'Neden bizim gezegene doğru geliyor?' , 'Içinde yaşayan birileri var mı?' , 'Varsa iyiler mi yoksa kötü mü?' ...
Açıkcası ben de bu soruların cevabını henüz bilmiyorum, beraber öğrenmeye ne dersiniz?
Lydia kendini bir anda annesi Eleanor'un yıllar önce terk ettiği ama şimdi ani bir fikirle dönme kararı aldığı Hawkins'de bulmuştu. Fakat burada bulacağı yeni dostlarından, bulacağı yeni aşktan, babasının gerçekte kim olduğunu öğreneceğinden, kendini güçlerini kullanmak zorunda kalacağı bir çok durumun içinde bulacağından henüz haberi yoktu. Peki bundan sonra ne olacaktı?
.
.
.
.
.
Stranger Things'i hepimiz biliyoruz. Fakat sizce Henry'nin en zayıf noktası olan iki yeni karakterle nasıl olurdu?
.
.
.
.
.
"Baba." diye fısıldadım sessizce. Onu yıllar sonra ilk defa bu kadar net ve yakın görüyordum.
Mavi gözleri bana bakarken özlemle parlıyordu. O da fısıldadı; "Lydia, kızım..."