Aynanın karşısına geçtim. Kendimi öptüm. Hoşçakal dedim.
İçimde kusmak istediğim her şeyi onun suratına bağıra bağıra dışıma akıttım. Ulaş Karabağ, karşımda yıkılmaz bir eda ve sarsılmaz bir egoyla zavallı bana bakıyordu. Ağlamaktan bitap düşmüş, perperişan bir vaziyette hala onun katran karası gözlerine meydan okuyordum.
"Babamı öldürdün!" sesim bedenime göre güçlüydü. Göz pınarlarım kurumuş artık ağlayamıyordum. Sesime göre yıkık ve yorgundum. 21 yıllık yaşamı taşıyan omuzlarım beyninden vurulan babam yüzünden tek kurşunla çökmüştü. "Katilsin!" dişlerimi birbirine bastırırken neredeyse kırılacaklarını hissedebiliyordum fakat içimde hissettiğim acının yanında şu an hiçbir şeydi.
"Yine olsa yine yaparım." her hecesi ölüm kokan kelimeler sanki önünde diz çöküyor ona itaat ediyorlardı. Bir adım sendeleyerek geri çekildim. Onun zift rengindeki bakışları üzerimdeyken deli cesaretiyle onun tam önünde durdum. Yüzünün her bir metrekaresini hafızama kazımak istiyordum.
"Ben kendi adaletimi o gün kendim keseceğim," yüzümü iyice yüzüne yaklaştırdım, başımı dikleştirip umarsızca, kirpiği dahi kımıldamayan adama baktım. "Ve ben seni o gün geldiğinde öldüreceğim Ulaş Karabağ." dudaklarımdan akan saf kini tenine bir imza misali bırakıp yerde yatan cesedin yanına ilerledim.
Sesi ölüm feryadı gibiydi, tenimi ürpertiyor vücudumun elektriklenmesine sebep oluyordu. Bakışlarımı kaldırıp yüzüne baktım. Zerre pişmanlık yoktu, o da ifade etmişti.
"O gün geldiğinde beni öldürmene izin vereceğim Mehir Avcı."