Evrenin geleceği, sadece bir avuç insana emanet edilebilir miydi?
Bu hikayede evet.
Insanlık, tarihi boyunca süre gelen bir savaşçı iç güdüsüyle benliğini koruma altına almıştı.
Ne bir başka gezegen, ne de başka bir yaşanılası dünya, insanoğlunun savaşçı ruhunu taşıyordu.
Cathy Turner, hafızalarının silik odalarına hapsettiği geçmişi ve kendine benimsediği bu savaşçı benliği hazmetmeye çalışıyordu. Bir taraf geçmiş, bir taraf şimdiki zamandı.
Gelecekten geçmişe uzanan bu hikayede, sırlar, bilinmezlikler, yanılgılar, korkular ve en önemlisi vicdan, birbirini kucaklamış vaziyetteydi.
İki yol vardı.
Ya korkularına yenik düşerek insanoğlunu çıkamadığı tehlikeye ömür boyu hapsedeceklerdi, ya da kendi hayatlarından vazgeçip ölümsüzlük için savaşacaklardı.
Bu anlamsız savaşta Cathy'nin bildiği tek şey vardı;
Geçmiş, şimdi gelecekten daha yakındı.
Lüks ve ihtişam içinde büyüyen Melek, babasına meydan okumasının ardından kendini Karadeniz'in bir dağ köyünde öğretmenlik yaparken bulduğunda kaderin ona sarsıcı bir sürprizi vardır.
Yıllar önce acımasızca reddettiği silik ve sessiz bir genç olan Tahir'in şimdi karşısında Fırtına lakabıyla dağları kasıp kavuran bir yüzbaşı olarak durması tüm dengeleri alt üst eder. Yıkım Timi'nin karizmatik ve disiplinli komutanının gözleri Melek'in hatırladığından çok uzakta, buz gibi keskin ve acımasızdır.
Aralarındaki çatışma kısa sürede alev alarak, yerini inkâr edilmesi imkânsız bir çekime bırakırken Karadeniz'in hırçın dalgaları, sert rüzgârları ve samimi insanlarıyla sınandığı bu yeni düzen; onun için hem gülümsetecek bir savruluş hem de yüreğinin hikâyesini Karadenizli bir adamla yazacağı bir yolculuğa dönüşecektir.
Yürek mevzilerinde sipere yer yok be öğretmen hanım.
Düştüğün an esirsin.
Ben de esirim artık,
Hem Karadenize hem bir çift ela göze...