14 parts Ongoing "Bu senin mi?"
Sesi yumuşaktı ama içinde tizleşmeyen bir karanlık taşıyordu.
Sanki bir şarkının en düşük notasına saklanmış bir öfke gibiydi.
Gözleri yeşildi - ama zeytin yeşili gibi değildi. Daha koyu, daha derin. Islak toprak gibi...
O gözlerle bana değil, içimde bir yerlere bakıyordu.
Sanki yıllardır kaybettiği bir şeyi arar gibi, dikkatli ama yorgundu.
O anda, henüz kim olduğunu bilmiyordum. Ama sonra öğrendim:
Yusuf'muş adı.
Yıllar önce ailesi bir gecede yok olan Yusuf.
Dedikodulara göre evleri yakılmış, malları yağmalanmış, çocukken annesiyle kaçarken bir harmanda sabaha kadar saklanmış.
Ama ben bunların hiçbirini o an bilmiyordum.
O an sadece tokamı uzatan bir adamdı.
Bir yabancı, ama tanıdık.
"Sağ olasın," dedim. Tokayı elinden aldım.
Toka parmaklarımız arasında kısa bir an durdu.
Tenine değmedim ama sıcaklığını hissettim.
O sırada göz göze geldik.
Ve ben ilk kez, biri bana geçmişimi bilmeden bakmıştı.
"Sen Mahmut Ağa'nın kızı mısın?" diye sordu.
Bu soru, boğazımda ince bir düğüm bıraktı.
Mahmut Ağa'nın kızı olmak bir onur değil, bir mühürdü.
Sırtımda gezinen yılların günahı gibi bir yük.
Başımı hafifçe eğdim. Omuzlarımı silktim.
"Evet, benim."