12 partes Continúa "Ne istiyorsun?" diye bağırdım.
Hordus fenerin ışığını yavaşça indirdi, şimdi ışık sadece ayak uçlarını ve yerdeki balçığa damlayan kanını aydınlatıyordu. Karanlığın içinde sadece o iki kor parçası, o iki tekinsiz göz parlıyordu.
"Sen bir hırsızsın," dedi başını yana eğerek. "Ama yanlış şeyi çaldın."
Bıçağımı ona doğrulttum.
Hordus bıçağın ucundaki parıltıya bakarken durmadı. Aksine, sanki üzerine doğrultulan şey bir silah değil de bir davetmiş gibi, ağır adımlarla bana doğru yürümeye devam etti. Fenerin cılız ışığı, burnundan süzülen taze kanı dudaklarının üzerine yayıyor, ona vahşi ve karanlık bir cazibe katıyordu.
Aramızdaki mesafe kapandığında, bıçağın ucu göğsünün tam üzerine, kalbinin hizasına dayandı.
"Bunu kullanmayı biliyor musun?" diye fısıldadı. Sesi, rüzgârın mezar taşları arasında ıslık çalması gibiydi. "Yoksa bir blöf mü?"
Sırıttım. "Bir adım daha atarsan öğrenirsin."
Hordus hafifçe gülümsedi. Işık aşağıdan yukarıya vuruyor, yüzündeki o keskin hatları ve gözlerindeki o parıltıyı devasa bir gölge oyunu gibi duvara yansıtıyordu. Elini yavaşça kaldırdı. Bıçağı tutan elimin üzerine, kendi parmaklarını bir eldiven gibi geçirdi. Soğuk teni, benim sıcak tenime değdiğinde vücudumdan bir elektrik akımı geçmişti.
"Hadi o zaman," dedi dudaklarındaki sırıtışla. "Bastır. Tenimi kes, kaslarımı yar, kemiğime ulaşana kadar durma."
Blöf yapıyordum.
Bıçağı tutan elimi yavaşça kendine doğru çekti, ucu kıyafetini delip tenine battı. Göğsünden sızan bir damla kan, bıçağın çelik yüzeyinden aşağı süzüldü. O anda gözlerinde bir anlık bir şey kıpırdadı. Zafer değil, merak. Avının kaçamayacağını bilen bir avcının sabrı değil; bir yazarın, hikâyenin nereye kırılacağını görmek isteyen sabrıydı.