"Şöhret seni mutlu kılar mı, elinde kalan tek şey para ve kalbinde delik açılmış bir ceset olduğunda?"
Tek bir kişi değildi suçlu olan. Her birimiz, bir diğerimiz kadar suçluyduk tüm bu olanlar için.
Bazen sustuk, bazen konuşmamak için yalan söyledik, bazen kendimizi korumak adına başkasını ateşe verdik.
Ve çoğu zaman, hiçbirimiz başımıza geleceklerin ciddiyetini tam olarak bilemedik.
Bile isteye yakıyorduk canımızı.
Bile isteye kaybediyorduk aklımızı.
Bazen intikamın gölgesinde, bazen aşk sandığımız uçurumlarda, bazen sadakatsiz arkadaşlıklarda...
Kendimizi ve birbirimize duyduğumuz güveni parçalamak, menfaatlerimiz uğruna sevdiklerimizi kurban seçmek zorunda olmak vicdanımızda kara lekeler bırakıyor olsa bile bunu yapmaktan vazgeçmedik hiçbir zaman.
Çünkü bizim için özgürlük, demir parmaklıklar ardına saklanmış bir hayat sürmekten ya da bir akıl hastanesinde çürümekten çok daha kıymetliydi.
Özellikle hayatının baharında olanlar için.
Hep genç kalmak, ama belki de genç ölmek isteyenler için.
Şimdi o ormanda işlenen cinayetin ardından
geriye kalan her yüz, her bakış, her kelime bir diğerini ele veriyordu.
Sırların ağırlığı altında çatırdayan dostluklar, eski aşklar, çözülen maskeler, dağılan dengeler...
Ve her biri birbirinden tehlikeli olan gençlerin arasından, bir katilin sessiz adımları yankılanıyordu.
O gece ormanda sadece bir kişi ölmemişti ve bu yalnızca bir cinayet soruşturması değildi. Bu, maskelerin düştüğü, dostlukların ihanetle zehirlendiği, vicdanla aklın savaştığı bir hesaplaşmaydı.
O gece hepimiz biraz ölmüştük.
Çünkü hepimizin bir sırrı vardı ama bazı sırlar, sadece mezara girmezdi.
Katil ise birimizdi ama hiç kimse tam olarak masum değildi.
"Soyun!"
"Ne?"
Yaşlı adam oturduğu masada kaşlarını çatmıştı ki yanındaki kadın tebessüm ederek bana döndü. "Sadece hırkanı çıkar ve bize sol kolunu göster."
Tedirginlik içinde onlara baktığımda uzun bir masada oturan toplam on kişi görmüştüm. Ben kapıya yakın bir yerde duruyordum ve yanımda benimle aynı yaşta olan altı çocuk daha vardı. Sağımdaki kızın sol kolundaki yarasa damgasını gördüğümde sertçe yutkundum. Aynı damgadan benimde kolumda vardı.
"Neyi bekliyorsun?" Bu soğuk ses yaşlı adamın sağ tarafında oturan kişiden gelmişti. Başını önündeki dosyadan hiç kaldırmadığı için yüzünü iyi göremiyorum.
Hırkamı çıkardığımda benimle aynı hizada duran çocuklar koluma baktı. "Sende Yarasalardan birisin." Yaşlı adamın sesi huzursuz çıkmıştı.
"Nasıl damgalandığını hatırlıyor musun?" Yine o adam konuşmuştu ve hâlâ başı önündeki dosyadaydı.
İyi hatırlıyordum. "Hayır." Onlara güvenmiyorum.
Cevabım ile kalem tutan eli hareketsiz kalmış fakat başını kaldırmamıştı.
"Artık bizi neden buraya getirdiğinizi açıklayacak mısınız?" Yanımdaki çocuklardan biri konuşmuştu.
Yaşlı adam sıkıntıyla bir nefes alarak bizlere baktı. "Aslında hepiniz aynı çocuk yurdunda bir zamanlar kaldınız. Peşinde olduğumuz biri var ve o yurttaki otuz çocuğu damgaladı. Şimdi yeniden ortaya çıktı ve Yarasaları bulup hepsini öldürüyor." Sanırım Yarasalar biz oluyorduk.
"Bizimle işbirliği yapmak zorundasınız, tabii yaşamak istiyorsanız?" Masadakilere döndü. "Herkes kendi eğiteceği çocuğu seçsin. Unutmayın seçeceğiniz çaylaktan siz sorumlusunuz."
Burada neler olduğunu anlamıyorum.
Masadakiler bizi incelerken o başını hiç kaldırmayan adamın sesini duydum. "Gözlüklü kızı ben eğiteceğim."
Burada gözlük takan sadece bendim.