Gecenin karanlığından vazgeçip, güneşinde saklanmaktan vazgeçtiği an vardı ya, Tan vakti...işte her şey o zaman başlamıştı. Gece güneşi yakalayamadı, güneş ise geceyi. Artık oyunun sonuna gelinmiş, gecenin dağılmaya başlayan karasıyla, güneşin kızıllığı birbirine boyanmıştı. Tan vakti insanların izlemeyi doyamadığı bir ana şahitlik ederken, küçük bir kızın hayatını kendine hapsetmişti. Gökyüzünün kırmızı rengi küçük kızın minik ellerine bulaştığında, masumluk artık silinmeye başladı. Bir anda çakan şimşeğin ardından yağmaya başlayan yağmur ise güzel olan bütün duyguları çalmıştı. Geriye elinde iki farklı kan taşıyan ufak bir kızın çığlıkları kalmıştı. Zaman geçti, günler aylara, aylarda yıllara dönüştü. Her gecenin bitişiyle, her gündüzün başlamasıyla geçen tan vakti kendisiyle büyüyen küçük kızın nefretiyle, asiliği ile harmanlandı. Kimse ufak bir kızın çığlıklarını duymadı ama yıllar sonra o gün içinden silinen duygulardan mahrum büyüyen genç kadının sesini herkes duydu. Herkes konuştu. Herkes onun kötü tarafını, hırçınlığını sinirini dilden dile aktardı, ama kimse onun içinde ölen küçük kızın çığlıklarını anlamadı. Oda alıştı ve insanların gözünde neyse o olmaya karar verdi... Ta ki yine bir tan vaktinde küçükken hayata nefretini kustuğu gibi başka birinden hayatı dinleyene kadar...
Yaralı olduğunu söylediği Kalbinin üzerine elimi koydu yavaşça ''Hala daha adının anlamını taşımadığını mı düşünüyorsun Deva'm?''
Düşünmüyordum.