"Zaaflar zayıflıktır, Arman. Bunu hiç unutma." dedi tek nefeste. Dediğini idrak etmeye çalışırken yüzüme gelen darbeyle yüzüm sağa doğru düştü. Kafamı kaldırarak karşımdaki kişinin yüzüne doğru baktım.
Yüzümde yanmanın sıcaklığı hâlâ hissedilirken, göz göze geldik. Gözleri... sanki geçmişimden bir parça taşıyordu. O an, darbenin acısından çok, içimde uyanan o tanıdık korkuya tutuldum.
"Hatırladın mı şimdi?" dedi alaycı bir tebessümle.
Boğazımda bir şey düğümlendi. Hayır... Bu sesi tanıyordum. Ama imkânsızdı. Onun çoktan yok olduğunu sanmıştım.
"Sen... sen kimsin?" dedim güçlükle.
"Geçmişinin zaafıyım," diye fısıldadı, kulağıma eğilerek. "Ve ben geri döndüm."
Bir adım geri çekildim, ama ayaklarım yerinden kıpırdamadı. Sanki bulunduğum zemine kök salmıştım.
"Bu sadece başlangıç," dedi arkasını dönmeden önce. "Şimdi hazır ol... çünkü sıra senden almaya geldiğimde."
Arman'ın göz bebekleri büyüdü. O gözler... o ses...
Yıllar önce, sığınacak bir yer ararken elinden tutmuş, sonra o eli ilk bırakan kişi. Güven dediği şeyin ilk çatladığı anın sureti şimdi karşısındaydı.
"Sen..." dedi, sesi bastırılmış bir öfkenin içinde titriyordu. "Sen çocukluğumu aldın benden."
Karşısındaki gülümsedi, ama bu gülümseme merhametten yoksundu.
"Ve sen hâlâ o küçük çocuksun, Arman. Büyüdüğünü sanmışsın sadece."
O an Arman'ın göğsüne saplanan şey yumruk değildi, geçmişin soğuk bir hançeriydi. Tüm hayatı boyunca kimseye diz çökmemişti. Ama bu gece, ruhu sendeledi.
All Rights Reserved