Bana hep "Senin kanında delilik var," derlerdi. Yetimhanedeki bakıcı teyzeler, öğretmenler, hatta zaman zaman arkadaşlarım... Haklılardı belki de. Beş yaşımda yetimhanenin en yüksek duvarına tırmanıp "dünyayı görmek istiyorum" diye bağırdığım günü hâlâ hatırlıyorum. Ailemin kim olduğunu bilmiyordum, adımı kimin koyduğunu da. Ama bildiğim tek bir şey vardı; bu dünyada keşfedilecek çok şey var ve ben hiçbir duvarın ardında kalmayacaktım.
Yirmi üç yaşıma geldiğimde, pasaportum neredeyse bir ansiklopedi kalınlığındaydı. Kendi başıma kurduğum hayat, kendi seçtiğim yollar, kendi kazandığım biletler... Ama dünyanın bana verdiği en büyük sürpriz, en güzel macera, keşfedilecek hiçbir ülkeye sığmayacak kadardı: Ahu ala.
Küçük papatyam. Yaşama sebebim. Bu hayatta "iyi ki" dediğim yegâne insan. Belki ben bir aileden gelmedim, ama ona en büyük aileyi ben kurdum. İkimiz birbirimizin evi olduk.
Hayat bu ya, önce onu verdi bana. Sonra da onunla dünyayı keşfetme cesaretini. Birlikte sokak sokak gezdiğimiz şehirler, birlikte yanlış telaffuz ettiğimiz diller, birlikte kahkahalarla uyuduğumuz tren kompartımanları... Her şey onunla güzel.
Ve işte şimdi buradasınız. Beni yeni bulan ailemin, kızımın babasının ve henüz gün yüzüne çıkmamış onlarca hikâyenin tam eşiğinde. Anlattıklarım, yaşadıklarımın yüzde biri bile değil.
Merak ederseniz, sizi içeri alalım.
Kızımla dünyamıza hoş geldiniz.
All Rights Reserved