"Genç kızın kalp ritimleri dengesizdi, ve gücü bedenini usulca terk ediyordu sanki; Seren yere yavaşça çökerek, ölümü sessizce beklemeye başladı. Göz kapaklarını kapatmamak için direnirken, buraya ait olmadığını düşündüğü gürültülerin yankısını duydu. Evin başlarına yıkılıyormuşçasına titrediğini hissetti. Bulanık görüşünün içine siyahlarla kaplı bir silüet belirince, zihnini terk etmek üzere olan bilinci fısıldadı Seren'e: beklediğin ölüm geldi.
Seren, yukarı havalandığını hissetti. Bir çift kol tarafından havaya kaldırıldığını algılayamasa da, süratle ilerlediğini hissedebiliyordu. Kulağına gelen sesler uğultudan ibaretti, hiçbirini seçemiyordu. Birkaç dakikanın sonunda, ilerlemesi durunca yüzünde bir ağırlık hissetti. Ağırlıktan kurtulma isteğiyle göz kapağını az da olsa binbir güçlükle araladı. Aralar aralamaz, bakışları bir çift kehribar yeşili gözle buluştu. Bir şeyler anlatmak istedi adama, içeride kalan annesini anlatmak istedi; fakat gücünün her damlası tükenmişti, yorgunluk dudaklarını aralamasını engelliyordu. Yeşil gözlü adamın yüzüne daha fazla bakamadan, Seren'in bilinci kapandı.
Ancak kadın, yeşil gözlerde gördüğü manzarayı uyandığında çok net bir şekilde hatırlayacaktı. Seren adamla göz göze gelene dek, kendisini bir yangının içinde sanmış, yanılmıştı. Böyle bir yangının karşısında, Seren'in içine düştüğü; yalnızca kıvılcımdı. Çünkü, adamın gözlerinin yeşili bir ormandı, ve ormandaki her bir ağaç alev almıştı."
Aşk suçtu.
Senin olmayan birisi için beslediğin duygular bir cellat gibi dikilirdi karşına. Sonra kollarına iki asker girerdi, o askerler başını bir kütüğün üstüne bastırırken boynuna inecek baltayı büyük bir sabırla beklerdi insan beklerdi ki, cellat alacak onun kellesini.
Ama o balta inmeden önce, dururdu zaman. Sabır kanatırdı insanın her bir zerresini, bir işkenceden farksız akardı saniyeler, bir sudan sessiz, bir dalgadan daha hırçın.
Aşk cellatı, ve o balta aşkın ellerinden inerdi insanın boynuna. Sevda cehennemdi, seni sevemeyen birinin aşkı ateşdi.
Kendi kalbini yakan, kendi kanını akıtan bir kılıçtı. İnsan nasıl saplardı kendi sırtına bıçağı?
İnsan ancak aşık olsa ihanet ederdi kendisine.
Aşk ihanetdi, aşk en büyük oyun ve insanın kendine yaptığı ihanetdi.
O Yavuz Payidar'dı, kendine en büyük ihaneti yapmış sırtına bir bıçak saplamış, boynunu bir cellatın önüne uzatmıştı.
O Payidar'dı, sevdalanmıştı.
Ve sevda, onun ihanetiydi.