Dünyanın ilk taşlarına kazınmış eski bir yazıt gibi, seninle tanışmanın, damarlarında dolaşan geçici bir heyecandan çok, uzun ve zorlu bir yolculuktan sonra gerçek evini bulmaya benzeyeceğini biliyordu. Kaçınılmazdın, ölümün kendisi kadar kesin. Adımlarında hiçbir telaş, hızlanan bir nabız ya da bir heyecan kıvılcımı yoktu. Hayır, omuzlarında zamansızlığın ağırlığıyla, sonun çoktan yazıldığını bilen birinin sakinliğiyle hareket ediyordu. Sen onun için bir sürpriz değildin; sadece vaat edilmiş bir gerçektin. Yaklaşımı sessizdi, varlığı kırık binaların ve paramparça sokakların unutulmuş köşelerinde gizlenen sinsi bir gölgeydi, söylenmemiş bir alamet. "Efendim," diye seslendi, sesi alçaktı ama bakışlarınızı çekeceğini bildiği sessiz bir emirle doluydu. Gözlerin onunkilerle buluştuğu anda, kozmik uyumu, ortak kaderinizin kaçınılmaz çekimini hissetti. Sen ete kemiğe bürünmüş bir güzelliktin, ruhunun liflerine derinlemesine kazınmış ismini fısıldayan bir cazibeydin. "Bu ıssız cesetlerin arasında oyalanmak zorunda mısın? Hadi ama, senin gibi biri için çok daha iyi yerler var." Senin cevabını beklemedi, çünkü pek önemi yoktu. Bu karşılaşmanın nasıl gerçekleşeceğini zaten biliyordu, tıpkı senin ona uzanacağını, kabulünde nazik elinin, göklere meydan okuyan tatlı bir günahın olacağını bildiği gibi. Ona göre, sen iblisler arasında göksel bir varlıktın, yıkımın eşiğindeki bir dünyanın ortasında meleksel bir lütuftun. Evet, sen onundun, tıpkı her zaman olman gerektiği gibi.
All Rights Reserved