Yalancı Sonbahar
İstanbul'da kasım soğuğu şehrin üzerine gri bir sis çökerken, Boğaziçi'nin arnavut kaldırımlarında iki farklı dünya, sert bir omuz darbesiyle çarpıştı. Bir yanda duygularını bir cerrah titizliğiyle yöneten, maskelerin ardına saklanmış bir psikoloji öğrencisi. Diğer yanda ise kibriyle kalabalıkları yaran bir siyasi hanedanın veliahdı.
Her şey, havada asılı kalan o tuhaf, ağır ve baş döndürücü kokuyla başladı. Bilinmezliklerin birleştiği o imza, çözülmesi gereken bir bilmeceye dönüştü. Ancak bu bilmecenin cevabı, sadece bir parfüm şişesinde değil; Cihan'ın küstah gülüşünde ve geri adım atmayan bakışlarında gizliydi.
Arkadaş ortamında, dumanlı bir masada ortaya atılan o iddia, sadece bir taktik savaşı değil; bir güç gösterisiydi.
"Onu kendine aşık et ama asla aşık olma."
Cihan Ertürk; narsist, korunaklı ve her adımı planlanmış bir siyasetçi adayıydı. Zor ama bir psikoloji öğrencisi için başarması zor olmaması gereken bir iddiaydı.
İkisi de bu oyunda birbirini devirmek için hamlelerini yaparken, İstanbul'un soğuk sokaklarında ısınan tek şey aralarındaki nefret ve çekim olacaktı.
Duyguların birer piyona dönüştüğü bu masada, kalbini ilk açan kaybedecekti. Duygular mı daha güçlüydü, mantık mı? Ya da duyguların başladığı yerde mantığa yer kalır mıydı?