LOTUS'UN KÜLLERİ
"Ne olursa olsun..." diye fısıldadı genç kadın, gözlerinin içine bakmaktan kaçınarak. "Karşımdaki kişi eninde sonunda öldüreceğim ya da beni öldürecek olan kişi. Bu gerçek hiçbir zaman değişmeyecek."
Adamın dudaklarında o tehlikeli, karanlık kıvrılma belirdi. Yüzünü yüzüne yaklaştırdı, sesiyle kadının ruhunu titreterek fısıldadı:
"Kendi kaderini yazabileceğini mi sanıyorsun, ma fleur de lotus? Beni durdurmak senin görevin olabilir. Ama seni yok etmek benim kaderim."
Bu ülkede zaman ilerlemez, sıkışır. Saatler uzamaz; üstüne kapanır. Ve herkes bilir ki her karar, geri dönüşü olmayan bir hamledir.
İnsanlar bu satranç tahtasındaki taşlar gibidir. Çoğu piyon... Sürülür, feda edilir ve unutulur. Kadın da onlardan biriydi. Ya da onu öyle sanmaları gerekiyordu. Bu düzende hayatta kalmayı, kimseye yaklaşmamayı öğrenerek başarmıştı.
Ta ki onunla karşılaşana kadar. O, kadının durması gereken yerdi. Kadın ise onun geçmemesi gereken çizgi.
Aynı savaşın içindeydiler ama karşı saflarda. Birlikte anıldıkları her an felaketti. Kadın plan yapardı, adam okurdu. Kadın saklardı, adam hissederdi. Kadın düzeni yıkmak istiyordu, adam ise düzenin devamı için vardı. Kadın küllerden doğmayı seçmişti, adam ise ateşi kontrol edenlerden...
Beni artık başka bir isimle çağırıyorlar: Kül.
Ama o beni her fısıldadığında, bu kurşundan daha ağır.
Genç adam, kadının bileğini bir pençe gibi kavrayıp "Seni şuracıkta öldürürüm," diye tısladı.
Kadın, adamın gözlerindeki o vahşi intikam ateşiyle ona kilitlendim. Alaycı bir şekilde gülümseyerek meydan okudu:
"Deneyelim o zaman. Bakalım Ciders'ın intikamı, Gehanna'nın öfkesinin karşısında ne kadar dayanabilecek?"
Bu bir aşk hikâyesi değil. Bu, kırk yıl öncesinden sızan bir lanet.
Ve yangın bittiğinde geriye sadece küller kalacak.
Kimin külü, kimin avucunda... Bunu sadece zaman gösterecek.