Gece, Transylvanya'nın sisli dağlarına çökmüştü. Kar, Isolde'nin omuzlarına düşerken, arkasında bir gölge belirdi. O gölge, asırlardır yalnızlığa mahkûm olmuş bir adamın sessiz çığlığıydı.
"Git," dedi Isolde, sesi titrek ama kararlıydı.
"Sonsuzluğun içinde beni unut."
Vladislaus, bu sözlerle sarsıldı. Yüzyıllardır ölüydü, ama ilk kez gerçekten canının yandığını hissetti. Bir adım attı, ama ayaklarının altındaki dünya paramparça oldu sanki. Gözleri, Isolde'nin gözlerinde zamanın kendisine yasakladığı her şeyi gördü: Hayatı, sıcaklığı, bir sonu olmanın güzelliğini. Onun için zaman ilerliyordu; bir gün yaşlanacak, unutacak ve belki de başka birini sevecekti. Ama Vladislaus... o sonsuza dek aynı kalacaktı. Sonsuzluk içinde bir hatıra olmaya mahkûmdu.
Elini uzattı ama dokunmadı. Gözleri, onun yüzünde gezindi; onu hatırlamak, ona sahip olmaktan daha kıymetliydi. "Beni unut diyorsun, Isolde," diye fısıldadı, sesi kırık bir ezgi gibi titreyerek. "Ama nasıl unutur insan, hiç yaşamadığı bir şeyi? Yanındayken, kalbimin artık atmadığını unutuyorum," diye fısıldadı. "Ama hatırlıyorum, Isolde... Benim kalbim çoktan öldü."
Ve o an, karanlık her şeyi yuttu. Aşk, ölümsüzlüğe yenildi.
All Rights Reserved