Rüzgar esiyordu, küçük kızın kahve saçlarını dağıtıyordu. Elindeki kirazlar, avuç içlerini renklendiriyordu.
Bir anda yanağındaki sızıyı fark ettiğinde duraksadı, elini yanağına değdirdi ve kirazın yoğun rengiyle kaplanmış avucuna bir de kan kokusu deşti. Kanlı, kiraz kokusu. O anda avucuna ardından ise yaklaşık yedi veya sekiz dakika önce kiraz toplamak için tırmanıp düştüğü ağaca baktı. Gözlerinde bir ifade yoktu, dilinde ise hiç yoktu. Halbuki çocuklar en ufak yarasında annelerine koşup ağlamazlar mıydı? Bu sessizliği yetişkinliğinde tir tir titremesine sebep olacaktı. Keşke bağırsaydı, keşke konuşsaydı. Keşke hiç bu mezarda durmasaydı.
Keşke geçmiş değişseydi.
Elindeki ezilmiş kirazları, kanlı olan kirazları annesi bellediği mezara koşarak göstermek istemişti. Kiraz dışında, bilmediği bir evin bahçesinden köküyle beraber kopardığı kırmızı gülleri mezara dikmek için getirdi, dikilebileceğini düşündü.
Oraya vardığında içini bir huzur kaplamıştı, yarasını unutmuştu. Kirazları ise kan kokmuyordu. Taptaze, tatlı kokuyordu. Ya da öyle hissediyordu, öyle hissetmek istiyordu.
Toprağa sevgisiyle okşayacakken durdu. Avuçlarına baktı ardından en sevdiği kırmızı, çiçekli elbisesiyle ellerini temizledi. Aldığı gülleri yarım yamalak şekilde dikti ardından ise "annesinin" toprağını okşamaya başladı.
Annesiyle meşgul iken arkasından gelen bir gök gürültüsüyle sıçradı. Bu ses bir çocuk sesiydi. Zaten bu büyük sessizliğin derinlerinde ancak bir gök gürültüsü olabilirdi.
"Anneme dokunma."
Kırmızılı kız arkasına döndüğü gibi öfkeyle bakan on bir, on iki yaşlarında kahve gözlü bir çocukla karşılaştı. Kızın yanağından akan kanları görünce duraksadı. Kırmızıyla kaplanmış bir kız çocuğu ve kirazlar.
Bibirlerine bakakaldılar ve işte, İşte o an kaderleri birbirine bağlandı.
All Rights Reserved