"Bazı yaralar iyileşmez, sadece üzerleri yeni bir deriyle kaplanır. Ama o derinin altında, her nabız atışında sızlayan bir Kuzgun saklıdır."
Mihriban Soykan için hayat, hastane koridorları ve sakin hafta sonlarından ibaretti. Babasının karanlık geçmişinden kaçıp kendine bembeyaz bir sayfa açtığını sanıyordu. Ancak bir gece, sığındığı dağ evinin kapısında beliren yaralı bir adam, o sayfayı kanla kirletmeye yeminliydi.
Kağan... Nam-ı değer Kuzgun.
Mihriban'ın sol bileğinde, on beş yıl önce babasının borcu karşılığında bir mühür gibi kazınan o kuş silüetinin asıl sahibi. O, Mihriban'ın çocukluk kâbusu olan adamın oğlu; hem hücresi hem de tek sığınağı.
Silah sesleri yükselip kilitler üzerine kapandığında, Mihriban sarsıcı bir gerçekle yüzleşir: Onu kaçıran adam, belki de onu cellatlarından saklayan tek kişidir. Peki, celladının oğluna güvenebilir mi? Babasının onu bir piyon gibi feda ettiği bu kanlı oyunun sonunda, Mihriban özgürlüğünü mü bulacak yoksa bileğindeki o iz, kalbine mi kazınacak?
Karanlık sırlar, ihanetler ve iki yaralı ruhun şiddetli çatışması...
Kuzgun'un yuvasına hoş geldiniz. Buradan çıkış var, ama kurtuluş asla.
Çocukluğumdan başlayan bir yalnızlık vardı içimde, geçmeyen bir türden.
Zaman geçtikçe kendimden uzaklaştım, yabancılaştım.
Haksızlıklara karşı koyamayacak kadar yorgun oldum belki de.
Her susuşumda kendimi yaraladım, kanlar üstüme sıçradı.
Fakat kanlı çocukluğuma rağmen, ben hep bir umuta kandım.
Bir düşe. Kanlı bir düşe.