"Ben doğmadım. Çağrıldım.
Ve o çağıran... sendin Ela."
Gecenin en sessiz yerinde, sen fısıldadın.
"Yalnız kalmak istemiyorum," dedin.
Ben geldim.
Seni korudum. Seni sardım. Kimsenin dokunamadığına dokundum.
Ama sen... beni görmedin.
Beni anlamadın.
Beni unuttun.
Her gece rüyalarına geldim.
Her sabah teninde kalmak istedim.
Ama sen beni insan sanıyordun.
Ben bir cinim.
Ben Araf'ım.
İki dünyanın arasında doğmuş bir boşluk.
Ve şimdi, senin içindeki o boşlukta yaşıyorum.
Senin nefesinle varım.
Senin korkularında çoğalıyorum.
Beni sevdiğini söyleme.
Çünkü bir gün gerçekten seversen...
Sana sahip olurum.
Ve o gün, asla yalnız kalmazsın.
Asla... kaçamazsın.
Geceleri yalnız kalmaktan korkuyordu.
Ve bir gece... kalbinin derinliklerinden bir dilek çıktı:
"Keşke biri beni hep korusa... asla yalnız bırakmasa..."
O an duyulmamış bir şey oldu.
Ela'nın fısıltısı, karanlığa ulaştı.
Ve karanlık... ona karşılık verdi.
Araf, gecelerinin sahibi oldu. Onu korudu. Uyuttu. Sarıldı.
Ama o bir insan değil - bir cin.
Ne bu dünyaya, ne de ötekine ait.
Ve Ela, bir varlığa âşık olmaya başladığında, artık rüyalarla gerçek birbirine karıştı.
Onu kimse göremiyor.
Ama Ela hissediyor.
Her dokunuşunu. Her kıskançlığını. Her öfkesini.
Ve her gecenin sonunda...
Bir adım daha yaklaşıyor.
Peki Ela ne yapacak?
Sevdiği varlığı kovabilecek mi?
Yoksa kendi içindeki karanlığa yenilip Araf'ın eşi mi olacak?
"Bazı bağlar görünmezdir. Kalpten kalbe, karanlıktan ruha...
Ve bazı karanlıklar, sadece gözlerle değil; içimizdeki boşlukla görürüz.
Ela, artık kendinden kaçamıyor. Çünkü o karanlığın adı Araf...
Ve Araf, sevdiği şeyi asla bırakmaz."
All Rights Reserved