Gecenin sessizliğinde, odanın loş ışığı yalnızca kızın titreyen ellerini aydınlatıyordu. Gözlerinden yaşlar süzülürken, boğazındaki düğüm kelimeleri güçlükle çıkarıyordu.
- "Sen... bütün bu zaman... sadece benim yalnızlığımdan mı faydalandın?" dedi, sesi titrek, kırık bir fısıltı gibi.
Adam karşısında, ellerini cebine sokmuş, ifadesiz bir yüzle duruyordu. Ne bakışında pişmanlık vardı, ne de sesinde bir titreşim. Sanki onun gözyaşları, varlığına değmeyen soğuk bir yağmur damlasıydı.
- "Evet," dedi sakince, "çünkü yalnız insanlar... en savunmasız olanlardır."
Kız, kalbine saplanan bu kelimelerle nefes alamaz hale geldi. Gözlerinden süzülen yaşlar hızlandı, omuzları çöktü. O, aylarca kalbini açtığı, ruhunu teslim ettiği adamın gözlerinde bir parça bile vicdan aradı; ama karşısında sadece duvar gibi duran bir sessizlik buldu.
- "Bana umut verdin," dedi kız, sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısık. "Ben seni... gerçek sandım."
Adam bir adım attı, ama bakışlarında hâlâ duygusuz bir dinginlik vardı.
- "Gerçeklik, senin düşündüğün kadar masum değil," dedi. "Ben sana bir şey vadetmedim. Sen kendi hayallerini bana yükledin."
Bu sözler, kızın son direncini de yıktı. Yüzünü ellerine kapatıp ağladı; boğuk hıçkırıkları odada yankılanırken, adam dönüp kapıya yürüdü. Kapının koluna uzandığında, arkasına bile bakmadı.
Kız, yalnızlığıyla baş başa kaldı. Ve o an, hem hastalığının hem de adamın yarattığı acının aynı bedende nasıl bu kadar ağır taşıyabildiğini fark etti. Zambakları solmuştu; tıpkı içinde büyüttüğü güvenin solduğu gibi.
Zambaklar bile solduğunda bir daha açabilirdi... ama kalbinin bu şekilde kırılması, geri dönüşü olmayan bir yaraydı.
All Rights Reserved