"Senin aşkın, nefretten doğmuş..." dedim, hayal kırıklığının tüm ağırlığını kelimelerime yükleyerek. Sesim titredi; içimdeki kırık parçalar boğazıma düğümlenmişti sanki.
Onun gözleri karanlık bir uçurumu andırıyordu. Bana bakarken orada kayboluyordum, ama o aynı anda beni itiyordu da. Dudakları küçümseyen bir kıvrımla açıldı:
"Aşk sensin, nefret ben. Benim aşkım olamaz, Ayza Durulay." Sözleri tiksintiyle dökülmüştü, her harfi ruhumu lime lime ediyordu.
Gözlerim doldu. İçimdeki umutla, onun kurduğu duvar arasında sıkışıp kaldım.
"Her batan güneşin ardından gün yine doğar... Lütfen öyle konuşma." dedim, kırılgan bir fısıltıyla.
Ama o... O gülümsemek yerine karanlığın en keskin yanını gösterdi bana:
"Yanılıyorsun. Hiç doğmamış bir güneş ne yeniden doğar, ne de batar."
Sözleri hançer gibi saplandı en derinime. İçimde kanayan bir yara açıldı, kabuk tutmayan, hep sızlayan...
Bir adım yaklaştı. Gözlerini gözlerime kilitledi. Sesindeki soğukluk kemiklerime işledi:
"Biz o intikam bıçağıyız. Birimiz bıçağın gövdesi, diğeri ise keskin ve yaralayan yanı."
Ve o an anladım... Onunla benim hikâyem, asla pembe sayfalara yazılacak bir masal olmayacaktı. Bu, kanla çizilmiş bir kaderdi.
Yağmurlu bir gecede başladı her şey...
O, yaralı bir kalbin intikamıydı.
O, masumiyetin beyaz bir gül kadar kırılgan hâli.
Birbirlerine en uzak olmaları gerekirken, kalpleri aynı yangının içinde kavruldu.
Küllerin arasından bir umut doğar mıydı?
Yoksa ateş onları tamamen yok mu edecekti?
Oturup eski hayatımı düşündüm
kırgınlılarımı, hayal kırıklığımı ...
Peki siz o kızın yanında gerçek hayatı görmeye iilklerini yaşamaya hazır mısınız.
SORARIM SİZE
All Rights Reserved